Tasavvuf Ruhbanlık Değildir!

  • 07 Eylül 2018
  • 1.036 kez görüntülendi.
Tasavvuf Ruhbanlık Değildir!
REKLAM ALANI

Tasavvufun gayesi

Tasavvuf, kalbin ve nefsin iyi ve kötü hallerini bilip, kötü hallerden temizlenmeyi ve iyi hallerle bezenip Allah Telâya yakın olmayı öğreten bir disiplindir.

 

REKLAM ALANI

Tasavvufun gayesi, Hakk’ın rızasını kazanmak için nefisleri temizlemekten, güzel ahlâk sahibi olmaya çalışmaktan, kısaca Allah ve Resulünün ahlâkiyle ahlâklanmaktan ibarettir. Nitekim Hz. Peygamber Efendimiz de bir hadis-i şeriflerinde “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim” (1) buyurmaktadır.

 

Dolayısıyla tasavvufun ulaşmak istediği gaye, ahlâkın kemal mertebesine varmak için her hususta Peygamberimizin gittiği ve gösterdiği yoldan yürüyüp, iç ve dış olgunluğu itibariyle insanlığın kemaline en güzel örnek olan Fahr-i Kâinat’ın ahlâkı ile ahlâklanmaktır.

 

Tasavvufun hedefi insandır ve insanı olgunlaştırmak, kemale erdirmektir. Bu sebeple, tasavvufun insana nasıl baktığını bilmek lazımdır:

 

Şunu iyi bilmemiz gerekir ki, Yüce Allah, insanı iki yönlü yaratmıştır. İnsanın bir maddî yönü bir de manevî yönü vardır. İnsanın maddî yönünü vücut dediğimiz ve herkes tarafından bilinen ve görülen beden oluşturmaktadır.

 

Manevî yönü ise gözle görülmez. Kur’an-ı Kerim’de ve hadis-i şeriflerde isimleri geçen, kalb, ruh, akıl, nefis gibi unsurlar hep manevî vücudun azalarıdır.

 

İnsanın maddî yönünün nasıl yeme içme, gezme, eğlenme, istirahat etme gibi şeylere ihtiyacı varsa, insanın manevî yönünün de birtakım gıdalara ihtiyacı vardır. Dolayısıyla insanın ruhunun da tatmin edilmesi, doyurulması gerekir. İşte insanın manevî, ruhî yönünün gıdası da inanç, ibadetle kısacası dinî duygularla olur.

 

Bunun da en doğru yolu, Hz. Peygamber’in sünnetine uymaktır. Yani onun ahlâkıyla ahlâklanmak ve hayatımızı onun hayatına benzetmekle mümkündür. Günümüzde insanlar, sünnetten uzaklaştıkça bid’at ve hurafelere girmekte, Hıristiyanlıktaki ruhbanlık veya mistik, ruhçu akımlara yönelmektedirler.

 

Bilindiği gibi ruhbanlık, büyük bir korku hissiyle bir köşeye çekilip dünya lezzetlerini terk ederek zühd ve nefsin isteklerine karşı çıkmak suretiyle ibadette aşırı gitmektir. Nitekim Hıristiyan din adamları bu duygu ve düşünceyle günün telaş ve sıkıntısın­dan uzak bir atmosfer içinde kendilerini Allah’a verip, evlenmek ve benzeri zevklerden kendilerini mahrum ederek, Cenâb-ı Hakk’a ibadet etmek üzere dağ eteklerin­de, mağaralarda, sarp yerlerde manastır yaptırarak ruhbanlığı icad et­mişlerdir.

 

İsrailoğulları ahiret kavramını bir fantezi olarak kabul edip yüzlerini tamamıyla dünyaya çevirmişlerdi. Onların dünya ile ahiret arasında boz­dukları dengeyi yeniden kurabilmeleri için, yüzü bütünüyle ahirete yöne­lik olan İsa aleyhisselam peygamber olarak gönderildi.

 

Ne var ki Hz. İsa’dan son­ra Hıristiyan din adamları İsa aleyhisselamın bu özelliğini, dengeyi sağlamaya değil, ruhbanlığı ihdasa yönelik olarak yorumladılar ve böylece mabetlere çekilerek uhrevî saadeti elde etmeyi umdular. Bu onlara Allah’ın bir emri değildi ama buna da sadık kalmadılar.

 

Oysa gönderilen her peygamber, her iki hayatı düzen ve dengede tutmak için tebliğ ve irşatta bulunmuş; dünyanın ahireti, ahiretin de dünyayı tamamladığını; birinin hik­metinin ancak diğerinin mevcudiyetiyle anlaşılabileceğini açıklamıştır. (2)

 

Aslında Hz. İsa aleyhisselamdan 200 yıl sonrasına kadar Hıristiyanlarda ruhbanlık diye bir şey yoktu. Ancak başlangıcından beri insanların anladığı şekliyle Hıristiyanlık, bünyesinde ruhbanlık gibi bir sapmanın doğmasına müsait bir takım özellikler taşıyordu.

 

İnzivaya çekilmek, dünyaya sırtını çevirerek yaşamak, hiç evlenmemek, aile hayatı kurmamak, ahlâken mükemmel olmak için çalışmak şeklindeki ruhbanlığın temel özellikleri ve bu tür eğilimleri, daha Hıristiyanlığın başlangıcında mevcuttu. Bilhassa, bekâr kalmak, Hıristiyanlıkta bir kutsallık kazanmıştı. Evlenmek ve çoluk çocuk sahibi olmak her ne kadar kiliseye hizmet edenler için uygun görülmüşse de, üçüncü asra girerken, bu tür eğilimler bir fitne şeklinde gelişmiş ve ruhbanlık adeta salgın bir hastalık gibi, yayılmaya başlamıştır.

 

Hıristiyanlıktaki ruhban anlayışını altı ana grupta toplamak mümkündür:

  1. Çeşitli ibadet, murakabe ve çilelerle insan vücuduna eziyet veren ruhban sınıfı;
  2. Pis ve pasaklı olan, temizliği, Allah’a tapma ve O’nu sevmeye aykırı bularak vücut temizliğini ruhun cenabeti sayan ruhban sınıfı;
  3. Bekârlık, cinsel ilişkiden kaçınma, meşru evlilikten uzaklaşma ve bir köşeye çekilmeyi en güzel ahlâki değer şeklinde yorumlayan ruhban sınıfı;
  4. Anne, baba, kardeş ve çocuklar arasındaki sevgi ve saygıya dayanan her türlü ilişkinin yasaklanmasıyla Allah rızasının kazanılacağına inanan ruhban sınıfı;
  5. Her türlü dünya zevkini, insanî ilişkileri, para hırsı ve zenginliği günah sayan, ancak bütün bunları kendileri için meşru gören ruhban sınıfı;
  6. Başkalarına iffet ve namuslu olmayı telkin ettikleri halde manastırlarda yapılan ibadet, zikir ve ayinlerde her türlü cinsel ilişkiyi mubah gören ruhban sınıfı. (3)

 

İslam’da ise ruhbanlığın hiçbir çeşidi yoktur. Nitekim Rasulüllah sallallahu aleyhi vesellem “İslam’da ruhbanlık yoktur”, (4) “Her peygamberin bir ruhbanlığı vardır. Bu ümmetin ruhbanlığı da yüce Allah yolunda cihâddır (uğraşma, didinme, mücadele)” buyurmuştur. (5) Tamamıyla kendini ibadete verip dünyadan el etek çekmek uygun olmadığı gibi tamamıyla dünyaya dalıp ahireti unutmak da büsbütün felâkettir. Nitekim bu hususta Abdullah ibn Amr şu hadisi naklediyor:

 

“Allah’ın Resulü buyurdu: ‘Ey Abdullah, senin geceleri namaz kılıp gündüzleri oruç tuttuğunu haber almadım mı sanki?’ ‘Evet, öyle yapıyorum’, dedim. ‘Eğer böyle yaparsan gözün kanlanır, zayıflarsın. Senin üzerinde nefsinin de karının da hakkı vardır. Namaz kıl ama uyu da. Oruç tut fakat iftar da et’ buyurdu.” (6)

 

Hz. Peygamber’in hadislerini ve hayatını incelediğimizde ruhbanlığa kesinlikle izin vermediğini görmekteyiz. Bir defasında Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, ihtiyar birinin iki oğluna tutunarak yürüdüğünü görünce, oradakilere bu hal nedir? diye sormuş, onlar da ‘yürümeyi nezretti’ (adadı) deyince, Peygamberimiz: ‘Bu adamın kendisine azap etmesine Allah’ın ihtiyacı yoktur’ (7) diyerek ona binitine binmesini emretmiştir.

Sahabilerden üç genç aralarında sözleşirler ve onlardan biri; gündüzleri hep oruçla geçireceğini, diğeri; geceleri hep ibadet edeceğini, üçüncüsü de kadınlardan uzak duracağını söyler. Durumu öğrenen Allah Rasulü şöyle buyurmuşlardır: “Sizin şöyle şöyle söylediğinizi duyuyorum. Bakın, yemin ederim ki ben, Allah’a hepinizden çok saygılıyım. Bununla birlikte oruç tuttuğum günler de olur, tutmadığım günler de. Namaz da kılarım uyku da uyurum. Kadınlarla da evlenirim… Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden yüz çevirmiş olur.” (8)

 

Bu hadislerde de görüldüğü gibi İslam, her türlü aşırılığı yasaklamıştır. Dinde aşırılık, dini amacından saptırır. Zira dinin amacı, insanı her türlü hurafeden kurtarıp özgür bir şekilde insanı sadece Allah’a tertemiz kul yapmaktır. Tasavvuf dışı süslemekle olmaz, asıl tasavvuf ruhu süsleme yöntemidir. Allah’ın Elçisi Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, “Dinde aşırılıktan sakının. Çünkü sizden öncekiler, dinde aşırı gittiklerinden ötürü helak oldular” buyurmuştur. (9)

 

Şeyh Sa’dî Gülistan’ında şöyle diyerek ne kadar güzel söylemiştir:

Çalış, sâlih amel yap da ne istersen giy.

Başına tac koy, omzuna bayrak.

Zâhidlik, yamalı hırka giymekle olmaz;

Temiz zâhid ol da ipek giy!

 

Daha önce de ifade ettiğimiz gibi tasavvuf, ebedî saadete nail olmak için nefsi tezkiye, ahlâkı tasfiye, zahir ve batını tamir hallerinden bahseden bir ilimdir. Tasavvufu kâl/sözden ziyade bir hâl/yaşayış ilmi olarak da ifade edebiliriz.

 

Bazı tasavvuf erbabının riyazet ve uzlete çekilmeleri, tasavvuf ehlinin ruhbanlıkla karıştırılmasına sebep olmuştur. Oysa, bazı şahsi istisnalar hariç, hak tarikatlerin hiçbirinde daimi uzlet, riyazet ve evlenmeme gibi uygulamalar yoktur. Manevi gelişim için bazı tarikatlerde tavsiye edilen uzlet ise belirli bir süre içindir.

 

Tasavvufun zuhurundan maksat, ahlâkı güzelleştirmek, nefsi terbiye etmek, yani nefsi dine ram, dini nefis için vicdan kılmak, nefsi dinin hükmü altına sokmak, salih ameller ve güzel ahlâk ile süslenmektir.

 

Dipnotlar:

1- İmam Malik; Muvatta, Husnu’l Hulk, 8, II/904.

2- Yıldırım, Celal, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları, XII, 6038-6039.

3- Mevdûdî, Tevhîd Mücadelesi, (çev. A. Asrar), İstanbul 1983, I, 525.

4- Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, VI, 226.

5- Ahmed b.Hanbel, age., III, 266.

6- Buharî, Savm, 55-57; Ebu Davud, Savm, 53.

7- Buharî, Sayd, 27, Nezr, 9, 10; İbn Mâce, Keffaret, 20.

8- Buharî, Nikâh, 1.

9- Ahmed b. Hanbel, age., IV, 127, V, 318, 330; Dârimî, Siyer, 45.

REKLAM ALANI
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ