Dinini Kimden Aldığına Dikkat et!

  • 05 Şubat 2019
  • 977 kez görüntülendi.
Dinini Kimden Aldığına Dikkat et!
REKLAM ALANI

İnsan; melekleri geçecek seviyeye de yükselebilir, hayvanlardan aşağı derekelere de düşebilir. İlim öğrenmek ekseriyetle insanı yücelten bir yola girmek demektir.

İlim öğrenmek, nefisle mücadele yolunda bir silahtır. İlmin ehemmiyeti üzerinde ne kadar söz söylense azdır fakat ilmin kerameti ancak samimi bir niyetle öğrenilmesi halinde geçerlidir.

Allah-u Zülcelâl Kur’an-ı Kerim’de bize geçmiş kavimlerden ve şahıslardan örnekler vererek gelecekte karşılaşacağımız imtihanlara hazırlamıştır. Ulema-i su yani nefsine uymuş kötü alimlere bir örnek olarak zikredilen Bel‘âm da böyle ibret alacağımız örneklerdendir.

REKLAM ALANI

Son derece ibretlidir; Allah-u Zülcelâl ondan bahsederken onu bir köpeğe benzetmiştir:

“Onlara o kimsenin haberini de oku ki; o kimseye âyetlerimizi vermiştik, onlardan sıyrılıp ayrıldı. Şeytan da onu kendisine tâbî kıldı. Artık sapıklardan olmuş oldu. Ve eğer Biz dileseydik onu o âyetler ile yükseltirdik. Fakat o dünyaya meyletti ve hevâsına tâbî oldu.

Artık onun hâli, o köpeğin hâli gibidir ki, üstüne varırsan dilini çıkarır solur veya terk etsen yine dilini uzatır solur.

İşte bu, âyetlerimizi tekzip eden kavmin meselidir. Artık sen kıssaları hikâye et, belki onlar düşünüverirler.” (A‘râf, 175-176)

Âyet-i kerîmenin Ümeyye bin Salt’ın inkârcılığı üzerine nâzil olduğu da bildirilmiştir. Ümeyye, İslâm’dan önce dînî arayışlara girmiş bir şair idi. Putlardan uzak duruyor, Hanifliği araştırıyordu. Hikmetli şiirler yazıyordu. Fakat bu arayış esnasında onda bir benlik de gelişmişti, Beklenen nebî o olmak istiyordu. Hz. Muhammed Mustafâ sallâllâhu aleyhi ve sellem’in risâletine yetiştiği hâlde îmân etmedi. Hasedi mâni oldu. Efendimiz’in beyanıyla;

“Şiirleri îmân etti ama kalbi inkârdadır.”1

İşte Allah’ın kendisine nasip ettiği ilimle kibirlenen ve Rasulullah’a indirilene tabi olmayı nefsine yediremeyen bu adama, geçmişte Hz. Musa aleyhisselam zamanında yaşayan Bel‘âm bin Baûra’nın ibretli sonu örnek verilmektedir.

Tefsirlere göre Bel‘âm bin Baûra bir ilim adamıydı. İsrailoğullarından bir âlim. Derecelerce yükselmişti. Fakat bir gün nefs köpeği, onu yükseldiği zirvelerden yuvarladı. Cezası da köpek gibi dilinin sarkıtılması şeklinde oldu.

İdeolojik Şartlanma

Köpekler Allah’ın yarattığı mahlûkattan biridir ve yaptıklarından sorumlu değildirler. Fakat Allah’ın yarattığı mahlûkatta nefsin çeşitli huy ve meyillerinin örneği vardır. Mesela köpekler, hayvanlar arasında eğitilmeye en elverişli olanlardan biridir.

Rus bilim adamı Ivan Pavlov (ö. 1936), psikolojide şartlanma üzerinde çalıştı. Denek hayvanı köpeklerdi. Köpekler, kendilerine yiyecek getiren bakıcılarını görünce salyalarını akıtıyorlardı. Pavlov, bakıcılar gelince zil çaldı. Gelmeden önce zil çaldı. Köpekler, yiyecekle ile zil arasında bir bağlantı kurana kadar devam etti. Artık zil çaldığında; değil yiyecek, bakıcı gelmese bile zavallı köpeklerin salyası akıyordu. Köpeklerin şartlandırılmaya elverişli olmaları, daha sonra çeşitli amaçlarla kullanılmalarına zemin hazırladı.

Maksadım yeni bir kevnî Kur’ân mûcizesini ortaya atmak değil. Fakat benzerliğe dikkat çekmek istiyorum. Zamanımızda eğitim öğretim görünümünde yapılan faaliyetler, adeta bir şartlandırmaya dönüşüyor.

Zararlı ideolojiler, zehirli fikirler, şüphe ve tereddüt eken fısıltılar…

Modalar, reklâmlar, şuuraltı telkinler, subliminal mesajlar…

Müsteşriklerin telkinleri de bunun bariz misallerindendir.

Şartlanmış zihinler nereye baksalar, her zil duyuşunda et getirecek bakıcıyı tahayyül eden köpekler gibi refleks verdiler. Neye şartlandırıldılarsa onu gördüler, onu işittiler, onu yazdılar, onu söylediler.2

Evrime, tesadüfe, kaosa şartlandırılanlar da her nereye bakarsalar, tesadüf ve kaos gördüler. İlâhî nizamı daima gözden kaçırdılar. Bel‘âm’a ve müsteşriklere gelen ilmî âyetler gibi, bunlara da kevnî âyetler seyrettirilmekteydi. Fakat şartlanmış gözler, göremediler.

Freudizm’e şartlandırılanlar, her yerde şehvet gördüler. İğrençleştiler. Bayağılaştılar.

Materyalizm’e şartlandırılanlar, rûhu ve mânâyı inkâr ettiler. Maddede boğuldular. Nesilleri de ruhsuz hâle getirdiler.

Belki yüzde 3’lük, 5’lik bir hakikati; şartlanma sebebiyle yüzde yüze çıkarıp, abarttıkça abarttılar. Çünkü şartlanmaları sebebiyle başka hiçbir şey göremediler. Elinde çekiç olan bir kişi gibi her şeyi çivi olarak gördüler.

Allah’ın Hidayetine Teslim ol!

İlim öğrenmek aklı her türlü vehimden, zandan kurtarıp saf hakikati bulmak için faydalıdır. Ancak her türlü ideolojik şartlanmadan uzak bir şekilde saf hakikati bulmak için, Allah’ın indirdiği ayetlere gönlümüzü teslimiyetle açmamız gerekir.

Beşer aklı her zaman birkaç bilgi kırıntısını alıp ideolojisine araç haline getirme eğilimine sahiptir. Beşeri düzenler bu meyli kullanarak, eğitim müesseselerini, nesilleri şartlandırma şebekeleri haline getirebilirler. Maalesef günümüzde, üniversitelerde “eğitim” adına da yakışır şekilde yeni nesillerin zihni, bazı mahfillerin istediği gibi eğilip bükülüp şekillendirilmektedir. Üstelik dinini öğrensin, halkın dini rehberlik ihtiyacına cevap versin diye ilahiyat fakültelerine gönderilen gençler de bu tehlikeye maruz kalmaktadır.

İlahiyatlarda şartlanmaya maruz kalan nesiller de eğer tarihselciliğe şartlanmışlarsa, Kur’ân onlar için kıyâmete kadar geçerli eşsiz ve müstesnâ ilâhî kelâm değildir artık –haşa-. Müttakîlere hidâyet kaynağı olan yüce Kitap onların ancak hüsranını artırmaktadır, maalesef.

Tarihselci şartlanmaya bir misal:

Âyetlerde cennet, zemininden nehirler akan bahçeler ile anlatılıyor diye, “İşte cennet, çöldeki insana göre anlatılıyor. Bana bir şey ifade etmiyor. Tarihsel, yerel…” diye saçmaladılar. Dünyanın her yerinde en güzel evlerin deniz veya nehir kenarında inşa edildiğini, bu mümkün değilse de evlerin havuzlarla suya kavuşturulduğunu görmezden geldiler.

Mü’min sadırlara şifâ olan o âyetleri; onlar hep son kullanma tarihi geçmiş ilâçlar gibi görüp, çöpe atmaya kalktılar. Çünkü öyle şartlandırılmışlardı.

Ümeyye, nasıl onca arayışına rağmen, Efendimiz’in hakikatini göremediyse; bunlar da âyetlerdeki ebedî şifâya kör kesildiler.

Zihinler Kontrol Altında

Ruslar, şartlandırmayı boş yere yapmıyorlardı. Şartlandırdıkları köpeklere bombalar sardılar, sonra II. Dünya Savaşı’nda Alman tanklarının üzerine saldılar. Bu kez zavallı köpeklere, tankların altına koşunca etle mükâfatlandırılma şartlandırılması yapılmıştı. Doğrudan tankların altına dalarak, sahipleri için tesirli birer silâh oldular.3

Şartlandırılmış sözde ilim adamları, sözde münevverler de, toplumlarının üzerine salındılar. Bulandıkları zehirleri her köşeye bulaştırmaya ömürlerini verdiler.

Bel‘âm, bu işe yıllarını vermiş bir âlim idi. Ümeyye de öyle. Fakat; şeytan, nefs ve dünya üçlüsü öyle bir efsun etti ki, öyle bir zil çaldı, öyle bir süsledi ki, bütün o birikimler yok hükmünde kaldı. Nasıl oldu bu?

  • Koruyucu zırhı çıkarmak, niyeti bozmak, vahyin, dînin esaslarına hürmet ve ittibâdan uzaklaşmak,
  • Şeytana tâbî olmak,
  • Azgınlaşmak, fütursuzlaşmak, saygısızlaşmak,
  • (Âhireti unutup) dünyaya saplanmak, menfaatperestlik, şöhret, makam, para delisi olmak,
  • Nefsin hevâsına uymak. Nefsânî arzuların emrine girmiş aklı putlaştırmak.

Bunlar, bir âlimi, bir irfan ehlini şeytanlaşmaya şartlandıran belâlı adımlar…

Fetret devrinde bile yorula sıkıla hakkı aramış Ümeyye, ayağına gelmiş hakikati nasıl göremez? Çünkü nefsine uydu, şeytana kapıldı. Haset ateşi kalbini sarınca, dilini sarkıtarak içini soğutmaya çalıştı. Dil uzattıkça, hak ve hakikatten daha da soğudu!..

Câhiliyye devrinde Kureyşliler, zaman zaman;

“Bize de kitap verilseydi, biz de yahudi ve hıristiyanlar gibi hidâyet ehli olurduk.” diyorlardı.4 Fakat kötü ahlâklı olanlar, Kitap ve Rasûl geldiğinde de dalâlet içinde nefessiz kaldılar.

İnsanlar şaşırıyor. Bir ömür dînî ilimlerle meşguliyetten sonra, insan nasıl idlâle memur hâle gelebilir? Eğer bu kişi; şeytanın peşine takılmış, dünyaya yönelmiş ve hevâsına uymuşsa, şaşırmamak gerekiyor.

Bizim de şartlanmadan korunmamız gerekiyor. Dîne zarar verenler, sadece dîne doğrudan hücum eden dinsizler, ateistler değildir. Zaman zaman karşımıza Bel‘âm gibi, Ümeyye gibi din üzerinde derinleşmiş tipler de çıkacaktır. Hattâ bazen onlar, küfrün akıl hocalığını da yapacaklardır.

Nitekim, 28 Şubat’ta tarihselcilerin, dîne baskı yapmaya çalışan darbecilere akıl hocalığı yaptıkları bilinir ve kendilerince de itiraf olunur. Çünkü tarihselcilik; her ihtiyaç duyulduğunda, hedef gösterilen ilâhî hükmü tarihin dışına itelemeye en müsait bir âlettir.

Meselâ 28 Şubat, başörtüsünden hazzetmiyor. “Evet zaten o zaman başörtüsü çöl tozundan korunmak içindi yahut kişinin câriye olmadığını göstermek içindi…” gibi bir îzah patlattınız mı, hükmü tatil etmenin, zamana uydurmanın kılıfını hazırlamış olursunuz.

 

Hakikate Dil Uzattılar!

Köpekler yaratılış itibarıyla, ter bezleri çok az olduğu için, o dili sarkıtıp soluma hâliyle vücut ısılarını dengelerlermiş. Her varlık; çeşitli hikmetlerin, hakikatlerin manzarası, şahidi ve misali.

Şartlandırılmış insanlar da dil uzatıyorlar. Rivayete göre Bel‘âm Hazret-i Musa’ya dil uzatmak istedi. Mazhar olduğu ism-i âzam ile zorba bir kavmin lehine, mü’minlerin aleyhine duâ etmek istedi. 30-40 yıl, İslâmî ilimleri tahsil edip, sonra Kur’ân’a, hadîse, fıkha… dil uzatmaya kalkanlar gibi… Rivâyete göre, Cenâb-ı Hak; Bel‘âm’a fırsat vermedi, ağzını açıp duâ etse de, Allah o sözleri söyletmedi, duâları zâlim kavme çevirdi. Fakat Bel‘âm’ın dili de zâhiren de göğsüne kadar sarkıp kaldı. Hakikate dil uzatanı, Allah rezil eder.

Bel‘âm gibi, dalâlet bataklığına saplananlar; artık her an, ağızlarından köpükler saçarak, hırlar vaziyete düşerler. Üzerine varsan da varmasan da birdir. Onları uyarsan da uyarmasan da birdir. Onlara reddiyeler, nehy-i ani’l-münkerler ulaşsa da ulaşmasa da birdir.

Bu kelb teşbihinin en büyük vurgusu ise; Allah katında değerli olanın ilim değil, takvâ olduğudur.

Zavallı köpekçikler de birçok sahada eğitim alabilecek derecede zeki canlılar oldukları hâlde, şartlandırma istismarından kendilerini koruyamazlar.

Şeytanın peşine takılmaktan, dünyaya dalmaktan ve nefse uymaktan, insanı “ilim” koruyamaz, ancak “takvâ” korur. Yani öğrenilen ilimle ihlâslı bir şekilde amel etmek, şüpheli şeylerden kaçınmak, kalbi tasfiye etmek gibi mânevî gayretler korur.

Bu sebeple, Peygamberimiz’in emri çok mühimdir:

“Dînini kimden öğrendiğine iyi dikkat et! Dînî ilimleri ve hükümleri, istikamet ehli âlimlerden al, sağa-sola meyledenlerden alma!” (Hatîb el-Bağdâdî, el-Kifâye fî İlmi’r-Rivâye, s. 121)

Rabbim şartlanmışlıktan ve şartlandırıldıkları bozuk yollarına insanları davet eden şaşkınlardan bizleri muhafaza buyursun.

1 Tüccar, Zülfikar, “Ümeyye bin Ebü’s-Salt” TDVİA, XLII, 303-305.

2 Bu hususta Nisâ Sûresi’nin 115’inci âyet-i kerîmesi de incelenebilir.

3 http://dusuncekalesi.blogspot.com/2015/04/tanksavar-kopekler-pavlovun-kopekleri.html

4 Bkz. Fâtır, 42.

REKLAM ALANI
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ