Müslüman ve Dünya

  • 05 Temmuz 2019
  • 934 kez görüntülendi.
Müslüman ve Dünya
REKLAM ALANI

Muhammed Pârisâ Hazretleri, hacca giderken Bağdat şehrine uğramıştır.  Çarşıda nur yüzlü genç bir sarrafa rastlar. Delikanlının, dükkânını dolduran birçok müşteriyle altın-gümüş alış-veriş içindeki hâli, Hazret’i müteessir eder. Gencin nurlu sîmâsının işaret ettiği kabiliyet ve istidatları nâmına üzülür. Hissiyâtına şu ifadeler tercüman olur:

“–Yazık! En güzel şekilde ibâdetlerle ihyâ edeceği gençlik çağını, dünya meşgalesine kaptırmış!”

Fakat bir an murâkabeye varınca da, altın alıp satan bu gencin kalbinin Allah ile beraber olduğunu hayretle müşâhede eder.

REKLAM ALANI

Bu sefer:

“–Mâşâallâh! El kârda, gönül yarda!..” diyerek delikanlı adına mesrur olur.

Hazret, Hicaz’a vardığında ise Kâbe’nin örtüsüne sarılmış hüngür hüngür ağlayan aksakallı bir ihtiyar görür. Önce ihtiyarın yana yakıla Cenâb-ı Hakk’a yalvarmasına gıpta eder:

“–Keşke ben de böyle göz yaşlarıyla Hakk’a ilticâ edebilsem.” diye düşünür.

Lâkin onun kalbine nazar edince Allâh’ın izniyle görür ki, o ihtiyarın bütün duâ ve niyazları, fânî bir dünyâlık talebi içindir. Bunun üzerine rakik kalbi mahzûn olur.

Bu câlib-i dikkat menkıbe, hâdiselerin iç ve dış yüzünün farklı olabileceğini anlatır bize. Dış görünüşle hemen hükmetmemek gerektiğini bildirir.

Bunun yanında, başlıkta adını koyduğumuz meseleyi, yani bir müslümanın dünya ile münasebetleri hakkında da, ölçüler getirir.

Ak sakallı pir hoca, kaybettiği veya elde edemediği bir dünyalık için ağlıyor. Diğer tarafta belki boğazına kadar dünyalık içindeki bir genç ise, kalben ‘Allah! Allah!’ diyerek ağlıyor.

İmtihanı Kazanabildik mi?

İçinde yaşadığımız devirde, müslümanlar olarak dünya ile imtihandan geçtik. Hepimiz Bağdat’taki genç olma iddiasındaydık. Allâh’a daha sevimli olan “kuvvetli mü’minler” olacaktık. Elimiz kârda, mühürde, altında, gümüşte olsa da, gönlümüz yârda olacaktı. İslâm’a hizmet edecektik. Ezilen, horlanan müslümanlar artık daha güçlü, kuvvetli, nüfuzlu olacaktı böylece. Böylece daha fazla gönle ulaşacaktık. Tebliğde imkân ve alan gücümüz olacaktı.

Lâkin -istisnâlar hâriç- pek öyle olmadı.

Günümüzde dindar müslümanlar, öyle olmayanlar nezdinde ağır ithamlarla suçlanıyorlar. İsrafla, görgüsüzlükle, dünyaya saplanmakla, hattâ bu yolda usulsüzlük, yolsuzluk yapmakla itham ediliyorlar.

Müfterî iftira eder. Ölçü değildir. Tıpkı Bağdatlı genç gibi, niyeti ve kalbi düzgün olanlar bu ithamlardan vârestedir, uzaktır.

Fakat zenginleşen, kuvvetlenen ve yükselen müslümanların da, daha cömert, daha fedâkâr ve âhiret bakımından düne nazaran daha gayretli olup olmadıkları kolayca cevaplayabileceğimiz sualler değil.

Bu gidişle şükrü eda edilmeyen nimetlerin elden alınması imtihanına sıra gelecek gibi görünüyor. İktisadî ve siyasî sıkıntılar yaşanıyor.

Bu sefer de, Kâbe kapısına sarılıp dünya için yalvaran adam pozisyonuna düşme tehlikesi bizi bekliyor.

Zamanında, fakirken, itilip kakılırken, güçlü kuvvetli mevkilere yaklaştırılmazken, o aksakallı gibi mi dünya istemişiz acaba?

Dünya Kazanına Tezek Taşıma!

Mevlânâ Hazretleri de dünya üzerinde, müttakî, dindar müslümanlar ile, dünya düşkünü insanlar arasında güzel bir benzetme yapar:

“Dünya istekleri, nefsanî arzular, hamamların ısıtılması için odun ve tezek gibi şeylerin yakıldığı yer olan külhana benzer. Dindarlık, takva hamamı; dünya isteklerini, nefsanî arzuları yakarak ısınır, parlar.

Fakat dindar kişiler, dünya isteklerinin, şehvetlerinin yakıldığı bu kül¬handa safa ve zevk içindedirler. Çünkü onlar, hamama girmiş, yıkanmış, temizlenmiş, arınmışlardır. Onların külhanda yanacak, kötü huyları kalmamıştır.

Dünya isteklerine, şehvete esir olmuş zenginler, yakmak için külhana, hamamcıya tezek, süprüntü taşıyan hamallar gibidir.

Cenâb-ı Hak, takva hamamı ısınsın, kızsın diye zenginlere hırs vermiştir. Onların dünya malı ile gözleri bir türlü doymaz.”

Evet dünyanın yükünü çekmek, hırslarına zebûn olmak, dünya hamamının külhanına tezek taşımaktan ibaret. Mevlânâ Hazretleri, derin söyleyişlere sahiptir. Hakikaten dünyada gücü elinde tutmak isteyenler; yakıta, enerjiye, petrol ve doğalgaza sahip olmaya nasıl da hırs gösterirler.

Onlar hırs göstererek dünyayı imar ettikçe, ampulü bulduk, bilgisayarı icat ettik diye övünürlerken, elleri kârda gönülleri de menfaattedir. Halka hizmet düşüncesinde dahî değildirler. Fakat onların Allâh’ın verdiği imkânlarla ve asırlarca insanlığın birikmiş tecrübeleriyle ortaya koyduklarından herkes istifade etmektedir. Gerek dünyevî olarak, gerek uhrevî olarak.

Siyaset, ticaret, sanayi de öyle değil mi?

Bâriz bir benzerlik de, bilim sahasında meydana gelmektedir. Ateist, evrimci ve benzer tıynette birçok kişi var ki, dört elle bilime sarılıyorlar. Güya kâinâtı yaratan bir mutlak kudreti inkâr edebilmek için delil arıyorlar. Tabiî Allâh’ın yarattığı her şeyi inceleyerek. Kâinattaki muhteşemliği ortaya koyarak. Fakat ortaya çıkardıkları ilâhî sanat, onlar istemese de Hâlık’a yüce yaratıcının azametini ifadeye hizmet ediyor.

Mevlânâ devam ediyor:

“Ey Hak yolunda yürüyen kişi, sen şu külhanı bırak da, hamama git!..”

Yani şu dünyanın kazanına tezek taşımayı bırak, Kâbe örtüsüne sarılarak, yani İslâmî faaliyetlerle kamufle ederek dünya peşinde koşmayı bırak, arınmaya koş! Gönlünü altından, gümüşten, makamdan, mevkiden temizle, ondan sonra bu dünya hayatının şartları içerisinde, kader seni nereye mahkûm ederse etsin, orada arınmış kalbinde sadece Allah var olarak, âhirete hazırlanırsın, eline geçerse de o kalbinden attığın dünyalığı sadece bir malzeme, bir vasıta, bir âlet olarak kullanırsın.

İnsan, dünyadan nasıl kurtulacağız diye kararsız kalıyor. Bir adım bekliyor, hâlbuki:

“Külhanı terk etmeyi, hamama girmenin ta kendisi bil. Külhanı terk etmeyen, orada kalan kişi, külhanı yakmakla meşgul olan sabırlı ve ihtiyatlı kişinin hizmetçisi gibidir. Ona yakacak taşır, durur.”

Bu terk edişi de, Bağdatlı genç gibi görmeli, Hicaz’daki dede gibi değil!.. Samimî niyetlerde olmalı o terk ediş.

Niyetler gizli. Fakat ipuçları var. Emâreleri var. Mevlânâ hiç saklamıyor sözü. Öyle kalbim temiz demekle temizlenmiyor ki kalp. Bir şeylere yansımalı o temizlik:

“Hamama girip yıkananın temizliği, onun tertemiz ve güzel yüzünden belli olur. Külhandakiler de; yüzlerindeki, elbiselerindeki dumandan, isten, kirli tozdan, kurumdan apaçık anlaşılır.” 

Eline yüzüne bulaştırmak diye bir tabir var. Bazı müslümanlar, Kâbe örtüsüne sarılı kimi dindarlarımız, dünyaya, onu kalbe sokmadan hâkim olma işini elimize yüzümüze bulaştırdık. Dünyanın isi pası, elimize yüzümüze bulaşmışken, kimse inanmıyor bizim dindarlık söylemlerimize.

Neyle Kibirleniyorsun?

Son zamanlarda müslümanların iç muhasebelerinde vurgulanan bir husus da “kibir, büyüklenme”…

Mevlânâ Hazretleri, Pârisâ Hazretlerinin murakabesinde görmesi gibi seyrederek anlatıyor:

“Altın babası olan külhancı, konuşmaya başlayınca;

– Geceye kadar yirmi küfe tezek taşıdım. der.

– Zengin oldum, mal mülk topladım. diyen kişinin sözü de, aslında

“Bu kadar pislik topladım, taşıdım!” demektir.

Bu sözü söyleyen kişi rezil rüsvay olur ama, külhandaki gâfiller bu sözlerle avunurlar, kendilerini zengin olmayanlardan üstün görürler:

– Sen akşama kadar altı kefe tezek taşıdın ama, ben zahmetsizce yirmi küfe taşıdım. derler.”

Ne kadar acı değil mi?

Hazret-i Mevlânâ, teorisini de şöyle bir temsille anlatıyor:

“Kibir, kendini üstün görüş, durmadan mevkî, rütbe, mal ve mülk arar; çünkü külhan, tezekle kızışır.

Bu iki dadı, mevkî ile mal; deriyi semirtir, kalınlaştırır; içine yağ, et, kibir ve gurur doldurur.”

Hâsıl-ı kelâm yine Mevlânâ’dan:

“Ey kardeş! Sen ancak bir düşünceden ibaretsin. Ondan başka neyin varsa kemiktir, kıldır.

Eğer düşüncen, mânevî varlığın gül ise, sen de gül bahçesisin; diken ise, külhana atılacak odun gibisin!”

REKLAM ALANI
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ