Modernist Fikirlerin Sebepleri

  • 05 Nisan 2019
  • 717 kez görüntülendi.
Modernist Fikirlerin Sebepleri
REKLAM ALANI

Sebepler üzerine tefekkür, neticeleri ve çareleri bulmakta yardımcı olabilir, düşüncesiyle modernist düşüncelere yol açan bazı maddeleri incelemekte fayda vardır.

Akıl ve Teslîmiyet

Din, teslîmiyettir.

REKLAM ALANI

İslam’da akla büyük ehemmiyet verilmiştir, İslâmiyetin hükümleri selim akılla çelişmez hattâ İslâm aklı kullanmaya davet eder. Müşrikleri, münkirleri ve mülhidleri aklî delillerle ilzâm eder.

Bütün bunlarla beraber, dînin özü teslîmiyettir. İslâm’ın her prensibini her türlü akla beğendirmeye çalışmak da doğru olmaz.

Modernist akımlar, hadisleri Kur’ân’a arz edelim, derken aslında, kendi Kur’ân anlayışlarına arz etmeyi teklif ettiklerini fark etmelidir.

Tarihselciler, bir Kur’ânî hükmün, hâşâ zaman aşımına uğradığını iddia ederken, akla hatta kendi akıllarına da değil, gayr-i müslimlerin geliştirip adını evrensel koydukları akla dayanıyorlar.

Bir dinde aklın rolünün bu kadar ileride olması kabul edilemez. Şâri, yani din koyucu Allah’tır.

Eğer hayatı tanzim eden sünnetler ve âyetler, yok sayılacak veya iptal edilecek, bunlar yerine başka kanunlar ve esaslar bulunacak ise, din mâbede hapsedilecek demektir. Hattâ ibâdetlerin bile mâbed dışına taşanları tıraşlanacak demektir. Bu asla kabul edilemez. Etiketten ibaret bir din, ne ferde ne de topluma saadet getirir.

Teceddüd, Islah, Reform…

Zamanın yıpratıcı, eskitici bir fonksiyonu olduğu reddedilemez. Kur’ân’da “tâle aleyhim el-emed / el-umur / el-ahd” (el-Hadîd, 16, Tâhâ, 86) ifadeleriyle belirtilen nübüvvet nûrundan uzun bir zaman aralığıyla uzaklaşmak, toplumların tazelenmeye ihtiyacını ortaya çıkarmaktadır.

Ülke olarak Osmanlı’nın, toplum olarak da bütün ümmetin, son asırlarda yaşadığı mağlûbiyetler, maddî ve mânevî geri kalmışlık manzaraları, iç savaşlar, fakirlik ve benzeri menfilikler, bu tazelenme, ıslah ve teceddüd ihtiyacının müşahhas delilleridir.

Hadîs-i şerifte, her asırda bir müceddidin geleceği müjdesi ve bunun tarihteki, hulefâ-i râşidîn, Ömer bin Abdülaziz, müçtehid imamlar, İmâm-ı Gazâlî, İmâm-ı Rabbânî ve benzeri ciddî mânâda ümmete yön veren şahsiyetler silsilesiyle ispatlanması da, teceddüdün İslâm’daki çerçevesini belirler.

Fakat son asırlarda niçin müsbet mânâda teceddüd gerçekleşmemiş veya yavaş kalmıştır?

Fakat teceddüd, nerede ve nereye kadar yapılacaktır?

Modernist fikirlerin referans aldığı Cemaleddin Afganî, Muhammed Abduh, Cârullah Bigiyef gibi kişiler, ümmetin içinde bulunduğu buhranlara çare arayışı içindeydiler. Fakat müslümanı ıslah etmek yerine, İslâm’ı reforme etmeye kalkmak hatasına düştüler.

Kökü mâzîde olmayanın istikbâli olmayacaktır. Yıkıcı, geçmişi inkâr edici cereyanlar, tecdit etmemiş, tahrip etmiş ve kendi fırkasını, kendi fraksiyonunu oluşturmuştur. Bu da İslâm ümmetinin geleceği için, ciddî bir tehlikedir.

Modernistler şunu unutmamalıdır ki; kendilerini tenkit edenler, müslümanların dînî anlayışlarının hiçbir ıslaha ihtiyacı yok demiyorlar. İnsanlık tarihindeki değişmelerin meselâ fıkıh kitaplarının müçtehidlerin eseri olan muâmelât bahislerinin yeniden yazılmasına ihtiyaç doğurduğunu kabul ediyorlar.

Gayelerinin tam tersine, müslümanları reform ile korkutarak, samimiyetle ıslah ve tecdit edebilecek kişilerin de önünü kesmiş oluyorlar.

İyi Niyet Farkı

Âyet-i kerîmede; kendilerine “Yeryüzünde fesat çıkarmayın!” denildiğinde, “Biz ıslah edicileriz!” diyenlerden bahsedilir ve onların, fesat çıkarıcı oldukları vurgulanır.

Modernist hareketler, daima iyi niyetli olduklarını vurgularlar. Dertleri daima toplumu ıslah, şarkın makûs talihini döndürmek, muasır medeniyetler seviyesine ulaşmak vesairedir.

Meselâ; şefaati reddediyorlarsa, sürekli toplumdaki şefaati yanlış değerlendiren avâmî bakış açısını gündeme getirirler. Bunu da öyle abartırlar ki, avâmın Peygamberinden ve sâlih kişilerden umduğu ve beklediği şefaati, müşriklerin putlarından beklediği şefaatle aynîleştiriverirler. En uç, en sakil manzarayı alıp ne kadar haklı olduklarını ispat için, dramatize unsuru olarak kullanırlar.

Hâlbuki, halk irfanı dahî bundan çok daha iyi seviyededir.

İşte tasavvufun şefaat anlayışına güzel bir şahit:

Yûnus Emre Hazretleri gibi şairlerin, bir gönül erinin elinden tutmanın, onun gönlünde yer etmenin ebedî kurtuluş noktasındaki ehemmiyetini vurgulayan eserler bırakmışlardır. Fakat şu mısralarındaki tevhid şartını hiç unutmamışlardır:

Nefsin müslüman eden, Hak yola doğru giden,

Yarın ona olısar, (olacaktır) Muhammed şefaati…

Yüz bin peygamber gele, hiç şefaat olmaya,

Vay eğer olmaz ise Allâh’ın inâyeti!..

Eğer bugün avam halk bunu unutmuş da, sadece sevgiye, şefaate güvenerek hiç sâlih amel işlemeden, hiç takvâya sarılmadan yanlış bir dînî anlayışa sarılıyorsa, bunu düzeltmenin yolu şefaati reddetmek değildir. Âyet-i kerîmelerde yer aldığı üzere ve Yûnus Emre Hazretleri’nin çok güzel vurguladığı üzere, şefaatin ancak Allâh’ın izni ve inayetiyle gerçekleştiğini tekrar tekrar hatırlatmaktır.

İyi niyet böyle yaptırır. Fakat kötü niyet, mevcut durumu istismar ettirir.

Bir başka misal; kıyâmet alâmetlerindedir:

Moderniste göre, Mehdî inancı, birçok dinde karşılığını bulan “Kurtarıcı bekleme” psikolojisinin bir tezâhürüdür. Müslümanlar beklememeli, davranmalıdır, gayret etmelidir. Çünkü gelmeyecektir! Çünkü bu rivâyetler uydurmadır, falan filan…

Hâlbuki, Mehdî aleyhisselâmın geleceğinin bilinmesi, insanı ümitvâr eyler. Kur’ân’da önceki peygamber ve ümmetlerinden, sonraki peygamberleri, bilhassa Son Peygamber olan Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem’i müjdeleyen ve o geldiğinde ona inanıp destekçisi olmalarını emreden ahitler, yeminler alındığını beyan eden âyetler vardır. Saf Sûresi’nde, Hz. İsa, ben “Ahmed’i müjdeleyiciyim!” buyurur. Tam altı asır geçmiştir, Hz. İsa ile Peygamberimiz arasında. Müjde, ümit, heyecan… İstikbâle dair ferah bir duygu. Kıyâmet de bunu aşılamaz mı bize?

Hz. İsa’dan bu müjdeyi alanlar, miskin miskin beklemişler mi, yoksa Selmân-ı Fârisî, Rahib Bahîra, Nastûra ve emsali gibi yollara mı düşmüşler?

Her hakikatin çarpıtılmışı da vardır yeryüzünde.

Bir hakikî kurban vardır, bir de insan kurbanı gibi vahşî uygulamalar.

Bir güzel bey’at ve teslîmiyet vardır, bir de körü körüne bağlılıktan ibaret olanları…

Bir hakikî altın çağ vardır bir de hayâlîleri…

Aradaki fark, iyi niyetle ayırt edilir.

Modernistler maalesef iyi niyet yerine, haset, kibir, ukalâlık gibi duygularla hareket ediyorlar.

Hele ellerine mühür geçerse…

Siyaset Zehri

Jakobenizm, halkı tepeden inmeci bir tarzda dönüştürme anlayışıdır. Halk câhildir. Onlar istemese de onları eğitmek lâzımdır. Ülkemizin yakın tarihi, dini modernleştirme yolunda reformlarla doludur.

Büsbütün şark, bu coğrafya; halkından sakal kestiren Rus çarlarıyla, fes-pantolon giydirerek ıslahat arayan ve takvimi dahî değiştiren idarecilerle doludur.

Hilâfeti kaldıran mecliste, Seyyid Bey adlı âlim konuşmasıyla belki nicelerini yatıştırmıştır.

Daha yakın tarihte meselâ; Süleyman Demirel, tarihselci ilâhiyatçılara ciddî destek vermiştir.

Zihnimiz belki, “İslâmcılık, İslâm’a siyasetle hizmet etmek” gibi kavramları modernizmle bağdaştırmıyordur. Fakat İslâmcılığın kurucusu kabul edilen Cemaleddin Efgânî aynı zamanda modernist cereyanların da öncülerindendir.

Ülkemizde ekseriyetle, tasavvufî yapılar, cemaatler, İmam Hatip dernekleri ve benzeri halk oluşumları, siyaseti belli bir çizgide tutmuştur. Fakat siyasîler; İslâm’ın dış dünya ile ters düştüğü noktalarda hem İslâm adına hareket etmek, hem de o zıtlıklarla mücadele etmek zorunda kaldıkları için, bazen orta yolcu anlayışlara boyun eğebilirler. Zaman zaman ihtiyaçlara ve zamanın rûhuna göre, kimi zaman liberallerle, kimi zaman gelenekçilerle, kimi zaman milliyetçilerle ittifak etmek zorunda kalabilirler. Bu da onların temel sabitelerden ziyade, esnek bir tavır içinde hareket etmelerini gerektirmektedir.

Kur’ân’ı Peygamber aleyhisselatu vesselamın zihninin ürünü gören tarihselci ilâhiyatçı; Türkiye’nin en önde gelen ilâhiyatına tayin olmuş, fikirleri tepkiyle karşılaşınca devrin valisini kendisine destekçi bulabilmişti.

Bu noktada, hür vicdanlı ilim adamlarının ve istikametli sivil toplum kuruluşlarının gayretleri mühim bir denge unsurudur.

Yoksa âkıbet, helâk olan ümmetler gibi olur!..

Ehl-i Kitap: Görene İbret / Göremeyene Tehlike

Allah-u Zülcelâl son Peygamberi olarak, İsmail aleyhisselâm çizgisinden gelen Hazret-i Muhammed Mustafâ sallâllâhu aleyhi ve sellem’i gönderdi.

O zamana kadar “ümmîler / ehl-i kitap olmayanlar” diye aşağılanan Araplar içinden bir Peygamber’in seçilmesi, ehl-i kitabın ahlâksızlarının hasedini de çekti.

Ümmîlik artık geride kalıyor, İslâm toplumu sosyolojik bir gerçek olarak, kitâbî bir toplumun yaşayacağı tecrübelere doğru ilerliyordu. Bu sebeple âyet-i kerîmede ve hadîs-i şeriflerde şu ikazlar yer aldı:

“İman edenlerin Allah’ı anma ve O’ndan inen Kur’an sebebiyle kalplerinin ürpermesi zamanı daha gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Onlardan birçoğu yoldan çıkmış kimselerdir.” (Hadîd, 16)

“Sizler karış karış, arşın arşın sizden öncekilerin yolunu izleyeceksiniz/onların inançları ve yaşayışlarını ölçü edineceksiniz. İnsanın giremeyeceği küçük bir keler / kertenkele deliğine girecek olsalar, siz de onları takip edeceksiniz.”

(Hz. Peygamber’in istikbâle dair bu ürpertici açıklaması üzerine biz sahâbîler) sorduk:

“–Ya Rasûlallah! (İzlerini takib edeceğimiz bu topluluklar) Yahûdiler ve Hıristiyanlar mı olacak?”

Şöyle buyurdu:

“–Ya başka kimler olacaktı?” (Buhârî, Enbiyâ, 50; Müslim, İlm, 6)

* Günümüzde, modernist hareketlerin fikir babaları, büyük çoğunluğu ehl-i kitap olan oryantalistlerdir.

* Modernistlerin sebebiyet verdiği parçalanmışlık da, ümmeti maalesef ehl-i kitâbın gittiği yere doğru götürmektedir. (73 fırka hadîsi hatırlanmalıdır.)

Modernistler, şu hakikatin tersine, ehl-i sünnet ve’l-cemaat merkez omurgayı, Hıristiyan veya Yahudilere benzetmeye kalktılar. Uydurulmuş din, Yahudileşme temayülü, hıristiyanlaşma temayülü, Üç Muhammed gibi kavramlar üreterek, İslâm’ın merkez yapısının tahrif olduğunu iddia ettiler.

Hâlbuki, “Allâh’ın nûrunu tamamlayacağı”nı vaad eden âyetler ve kıyâmete kadar İslâmiyet’in sahih çizgisinin devam edeceğini müjdeleyen hadislerin, bu her biri parça pinçik olup birbiriyle de ittifak edemeyen modernistleri değil, her şeye rağmen sevâd-ı âzamı / büyük kalabalığı oluşturan ehl-i sünnet ve’l-cemaat âlimlerini ve tâbilerini işaret ettiği açıktır.

REKLAM ALANI
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ