Küfre Kapı Aralayan İlâhiyatçı!

  • 05 Ağustos 2019
  • 801 kez görüntülendi.
Küfre Kapı Aralayan İlâhiyatçı!
REKLAM ALANI

Eskiden medyadan yakınırdık, medya bir grup iş adamının ve yine sadece tek bir ideolojik görüşe mahkûm dar bir çevrenin elinde olur, onların seçtiği, onların hazırladığı haber ve yorumlarla toplum yönlendirilirdi.

İnternetin globalleşmeyi hızlandırmasıyla, günümüzde sosyal medya daha fazla tesire sahip. Artık sosyal medya mecraları, televizyonlardan kat kat daha fazla takip ediliyor. Bu mecralarda ise üreticiler, aynı zamanda tüketiciler. Yani halk… Halktan kişiler… Bu sefer gizli eller devreye girip insanların algılarını yönlendirecek, sûret-i haktan görünen içerikler üretip piyasaya sürebiliyorlar. Önüne geleni herkese ulaştırmayı, büyük bir vazife bilen yüz binlerce insan sayesinde, ortalık bilgi kirliliği adı verilen şekilde kirleniyor. Zincirleme sistem dolayısıyla, herkes kendi gördüğü arkadaşına güveniyor, böylece ortaya masumane bir sâfiyetle topluma aktarılan yalanlar yığını kalıyor.

Bir süre sonra bu yalanlar, aynı mecralarda tekzip edilebiliyorlar. Sırf bu düzeltmeleri ve bilgi teyidini esas alan çalışmalar da var. Fakat hiçbir zaman düzeltme, bilgi kirliliği kadar yayılamıyor. Üstelik dilimizdeki şu tabirin en güzel şekilde ifade ettiği üzere çamur atılıyor, izi kalıyor.

REKLAM ALANI

Bazen “at izi, it izine karışıyor.” Meselâ, müslümanların sâfiyetle sahipleneceği fakat muhtevâsı, boş, yalan bir muhtevâ üretiliyor. Sonra ortaya atıp Müslümanlarla alay konusu hâline getiriliyor. (Meselâ, ayda yarık bulunduğuna dair Nasa’nın açıklama yaptığına dair uydurma bir görüntü)

Sosyal medyada yaşanan bir problem de, protestolarda yaşanıyor. Belirsiz bir resim veya video, sahipsiz bir metin ve bir paylaşım. Mevzuu, meselâ Kur’ân’a hakaret veya açık saçık yahut rezil bir görüntü, paylaşan da protesto etmek, ayıplamak, kınamak için paylaşıyor! Fakat yaymış oluyor. Herkesin ister istemez gözüne sokmuş oluyor.

Reklamın iyisi kötüsü olmaz diye bir tabir vardır. Reklâm bir “ürün”ün, bir “fikr”in tanıtılması ve duyurulmasıdır. Hatta teröristler de, seslerini ve “dâvâ”larını duyurmak için gerekirse vahşîce bir eylem yapmaktan da kaçınmazlar.

Bu sebeple bir müslüman, paylaşılmasında, “insanları ikaz” gibi bir iyi niyet barındırsa da, bozuk bir muhtevayı insanlara ulaştırmanın bir parçası hâline gelmemeli.

Bu yazının devamında internete böyle yayılmış bir iddiaya cevap vermeye çalışacağız. Çünkü iddia bir protesto hâlinde yayıldı fakat cevabı verilmedi!.. Bu da sâfiyetle verilmiş bir zarar. Bir şüphe tohumu, bir vesvese…

Yaşar Nûri Öztürk, ülkemizde modernist ilâhiyatçıların en meşhuruydu. Aslında akademisyenlikten ziyade, din üzerine yazıp çizen bir gazeteci televizyoncu yazar sıfatı onun için daha uygundu. Şöhretini siyasete taşıyayım derken, eline yüzüne bulaştırdı. Son yıllarında eski popülaritesi de kalmamıştı fakat toplum da, onlarca yeni yaşar nuri ile dolmuştu zaten.

Onun son kitaplarından biri, Deizm üzerineydi. İşte bahsettiğim paylaşımda, kendisinin bu kitabından bir sayfa gösteriliyor, orada Deizm’e Kapı Aralayan âlimler başlığı altında Ebû Hanîfe rahmetullâhi aleyh’in adı görülüyordu. “Tepki, itiraz, olur mu böyle şey!”

Fakat cevap yok!.. Böylece bu kitaptan haberi bile olmayan binlerce kişiye, muhtevâsı hakkında son derece eksik, fakat cevapsız bir sual ve iz bırakıcı bir yarım yamalak bilgi yayılmış oldu.

Böyle şeyleri protesto için yayacaksak bile, oturup güzel bir cevap hazırlamalı. Öyle paylaşmalı. İslâmî ilimlerle meşgul binlerce müessesenin, on binlerce insanın bulunduğu ülkemizde maalesef ciddi çalışmalar çok az.

Biz de iddiayı ortaya atıp çekilmeyelim:

Deizm’e Kapı Aralayan İslâm Âlimi Olur Mu?

Önce Deizm nedir? Deizm kısaca şudur:

Ateizmin bütün iddialarına sahip fakat sadece yaratıcı bir tanrının varlığına olumlu bakan batı menşeli, felsefe temelli hareket.

Dolayısıyla, Deizm; peygamberlik, vahiy, semâvî kitap, şeriat, helâl-haram gibi hakikatleri tamamen reddeden, dinleri uydurma ve insan mahsulü sayan bir inkâr çeşididir.

Yaşar Nuri, ömrünün son yıllarında Cuma namazı esnasında tv programına çıkar, namaz kılmadığını gizlemez ve çareyi deizmde bulduğunu deklâre ederdi. Yani bu çalışması, bir ilâhiyatçıdan beklenecek akademik bir inceleme değil, diğer birçok kitabı gibi, popüler olmak için çırpınan bir gazeteciden beklenecek zırvalarla dolu bir deneme…

Bu sebeple yazarı bir prof diye bu kitap akademik bir değeri hâiz zannetmeyelim. Kitapta sadece İmam-ı Azam’a değil, İzzüddin bin Abdüsselâm gibi Şâfiî bir âlime de, Râgıb el-Isfahânî vb. mutezilî âlimlere de deizme kapı araladığı iftirası atılmış.

İmâm-ı Azam’ın bu iftiraya uğramasına sebep sayılan görüşü ne?

Mürcie görüşü.

Mürcie görüşü nedir? Yine kolaylaştırıcı bir üslûpla söylersek;

Bugün de söylediğimiz üzere; imanın kalp ile tasdik, dil ile ikrar olduğunu ifade etmektir. İman ettiği istikamette amel etmeyi, yani inandığı gibi yaşamayı imanın bir şartı hâline getirmekten uzak durmaktır. Dikkat: Ameli küçük görmek değil, onu imanın bir şartı saymamak!..

Bunun sebebi siyasîdir. Peygamberimiz’in, münafıklara ve onlara kulak veren müslümanlara gösterdiği sabır da bu firâsetli görüşün temelidir. Kalbini yarıp bakamadığımız kişiler hakkında elbette, zâhirle hükmederiz. Tecessüs yasak olduğuna göre, kimsenin özel hayatını deşmek gibi bir vazifemiz de yoktur. Diğer taraftan, bu görüş, küfrünü diliyle ilan edenleri de illâ müslüman saymaya gayret etmek değildir.

Bir müslümanın yaptıkları veya yapmadıkları üzerinden hareket ederek, onun îmânı hakkında hüküm belirtmek tehlikelerle doludur. Bu yola başvuran Haricîler’in estirdiği terör meşhurdur. Bu mutedil görüş sayesinde, İslâmlaşma sühuletle devam etmiştir. Bu görüş, Mâtürîdî mezhebimizle de aynen devam etmektedir.

İnsanlar günahlara düşebilir, birtakım vazifelerini aksatabilir, fakat sonra şuurlanıp hâlini ıslah edebilir. Günahları Rabbi ile arasındadır. Tevbe edebilir, tevbesini Rabbimiz kabul edebilir, etmeyebilir. Biz etmesini umarız. Rabbimiz gibi sabır ve hilm sahibi oluruz.

Fakat insanlara, inandıkları gibi yaşamalarının çok lüzumlu olduğunu, takvâ ve istikamete sarılmanın ehemmiyetini vaaz ve irşad ile anlatmaya da devam ederiz.

Müteakip zamanlarda Mürcie’nin aşırılığa meyleden kolları da olmuştur. Bunlar, inancı sadece bir mârifet, bir biliş seviyesinde tutarak, ebedî kurtuluş için sâlih amellere sarılma ve haramlardan uzak durma yani takvâ ve istikametin gereksiz olduğuna varacak derecede, hakikatten uzaklaşmışlardır. Onlar ameli çok hafife almışlardır. Günümüzdeki “benim kalbim temiz”ci kimlik Müslümanlığı buna gerçekten benzemektedir. Yine “İsa’yı tasdik et, kurtul!” şeklindeki kolaycı hıristiyan doktrinine de benzemektedir. Amel, îmandan bir cüz değildir ama, hepten önemsiz de değildir. İnanca zıt bir yaşayış, tutarsızlıktır, şahsiyeti parçalar.

Yaşar Nuri, İmam-ı Azam’ın da mensubu olduğu hakikî ve düzgün İrcâ görüşünün neresini deizme benzetiyor? Amelin îmandan bir cüz sayılıp sayılmaması ile deizmin ne alâkası var?

Zaten müteakip sayfalarda kendisi de Ebû Hanîfe’nin peygamberlik müessesesini reddetmediği vurgulayarak, deizmden ayrıştığını (!) filan söyler.

İmâm-ı Âzam’ın ömrü, Kur’ân ve Hadis’e hizmetle geçmiştir. Kur’ân, son ilâhî kitap, Hadis, Son Peygamber Muhammed Mustafa sallâllâhu aleyhi ve sellem’in mübârek fermanlarıdır. Deizm, müesses dinlere de, kitaplarına da, peygamberlerine de karşıdır, onları kabul etmez. Bir inkâr çeşidi olan deizmin ayırıcı vasfı zaten bunları reddetmektir. Yaşar Nuri, İslâm coğrafyasında yüz milyonlarca tâbii bulunan koca bir mezhebin kurucusuna deizme kapı aralama iftirasını atıp geçmiştir.

Yaşar Nuri, safsata dolu bu kitabında, Kur’ân’ı bile deizme kapı aralamakla itham ediyor. Şu dilemmaya bakınız! “Semavi kitap inmemiştir,” diyen bir görüşe kapı aralatmakta bir semavi kitabın kullanılması!.. Eğer semavî kitaba inanmayacak ise bir deist, o görüşe bir semavî kitabın kapı aralaması ne ifade eder ki? Eğer kapı aralayan (!) kitap doğru söylüyorsa, onun semavî bir kitap olduğunu da kabul edecek misiniz?

Fakat ülkemizde deizm, tam da yukarıda Mürcie’nin bozulmuş hâli olarak tarif ettiğimiz, ibâdetsiz, amelsiz, şeriatsız Müslümanlık’a bir ad koymak için piyasaya sürüldü.

Batıda, muharref dinle tatmin olamayan entelektüellerin felsefî krizlerinin tatmini için uydurulmuş olan deizm, ülkemizde, dînî eğitimden mahrum, hatta dinsizlik eğitiminden mağdur, nefsine ve batılılaşma modasına uyan geniş kitlelere yarı seküler, yarı mânevî bir pansuman olarak icat edilmeye çalışılıyor.

Mühtedî bir arkadaş vardı. Uzun bir müddet sonra, namazlarında gevşeklik olduğunu söylediler. Şöyle acı bir nükte söyledim:

“Eyvah Türk tipi Müslümanlığı o da keşfetmiş!”

Maalesef ülkemizde, dinle tek alâkası, “cenazesi camiden kalkmak”tan ibaret bir müslüman kesim var. Bunların kalp ile bir tasdikleri var mı, dil ile bir ikrarları var mı, ondan bile haberimiz yok. Onlara tebliğde bulunmak, onlara ulaşmak diye bir mes’ûliyetimiz var.

Fakat bu kitleye, müdahene (yağcılık) ile ulaşan, yani onlara yaptıklarının doğru olduğunu söyleyen modernistler var. Evet, Yaşar Nuri ve benzerleri, çalınmış minareye kılıf arıyorlar. Dinden uzaklaştırılmış bir kitleye farklı yeni tarzlar sunmaya çalışıyorlar:

•Mezhepsiz Müslümanlık ürettiler.

•Hadissiz Müslümanlık ürettiler.

•Ahkâm âyetlerini kabul etmeyen tarihselci Müslümanlık ürettiler.

•Anadolu İslâm’ı dediler. Türk İslâm’ı dediler.

•Alevî İslâm’ı dediler…

•Hanif din dediler…

•Bilip bilmeden Matürîdî İslâm’ı dediler…

Şimdi de Deist Müslümanlık diye ne idüğü belirsiz bir şey arıyorlar.

Hâlbuki tek bir İslâmiyet var. O da Peygamber Efendimiz’in bildirdiği Hak din İslâm. Kur’ân’ın hadîs-i şeriflerin ortaya koyduğu, müçtehid imamların akaidini, fıkhını sistemleştirdiği tek bir din.

Yaşar Nuri, niyetini gizlemiyor: Kitap boyunca, “Din Sınıfı” diye bir öcü ortaya atıp, deizmi onun karşısında boyayıp cilalıyor. Hâlbuki İslâmiyet’te, Hıristiyanlık tarzında bir din sınıfı yoktur.

Eğer dine hizmet sahasında maddiyat gayreti güdenlere din sınıfı diyecek isek, ülkemizde bu sınıfın başkanı Yaşar Nuri çıkardı!..

Canlı şahidinden dinledim: İmam olduğu sırada Yaşar Nuri, okuduğu mukabeleye mukabil aldığı ücreti beğenmeyip hayır sahibine ağır sözler sarf eden bir zuhuratçı imiş. Maalesef Yaşar Nuri, ilerleyen yıllarda beğendiği ücreti verenlere Allâh’ın âyetlerini satmaya devam etmiş bir din tüccarıdır. Küfre kapı aralayan bir din sınıfı üyesi aranıyorsa, kendisinden iyisi bulunmaz.

Yakasını onun gibilere kaptırmış olanlar, deizme değil, Hakikî İslâm’a koşmalıdır.

Fakat, din sınıfı diye, 14 asırdır dîne hizmet eden ihlaslı, samimî âlimler kastediliyorsa, onların en büyükleri, İmam-ı Âzam’dır, İmam-ı Şâfiî’dir. Onların içtihadları, Allah adına konuşmak değil, kendilerine sorulan suallere, Kur’ân ve Sünnet’ten anladıklarıyla cevap vermektir.

Yaşar Nuri, kitapta bir yandan din sınıfı diye aslında bu zatlara hücum ederken, diğer yandan onların otoritesinden güç almak için, onların eserlerinden cümleler cımbızlıyor. “Aklın dindeki yeri, amelin îmandan cüz olup olmaması” gibi çok farklı sahalardaki görüşleri, tutup bir küfür çeşidi olan deizmle alakalandırıyor. Bu çürük mantık şahsına aittir!..

Son cümle olarak, deizme kapı aralayan hiçbir İslâm âlimi yoktur.

Kitapsız, peygambersiz, âhiretsiz, helâl ve haramsız bir İslâm telakkisini ileri sürmüş hiçbir İslâm âlimi gelmemiştir!.. Bunlara îman etmeyenin, bunların din olarak kendisine ulaştığını kabul etmeyenin Müslümanlığından bahsedilemez. Dînin emir ve yasaklarına riâyette gösterilen kusurlar ise, îmânı doğrudan yıkmaz, bunların îmâna mânevî zarar vermesinden endişe edilir.

REKLAM ALANI
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ