HIKMET PINARI / Amellerin Ruhu İhlastır

  • 05 Temmuz 2024
  • 65 kez görüntülendi.
HIKMET PINARI / Amellerin Ruhu İhlastır
REKLAM ALANI

HIKMET PINARI
Amellerin Ruhu İhlastır
Hayrünnisa Hanım

يَا رَبِّ لَكَ الْحَمْدُ كَمَا يَنْبَغِي لِجَلاَلِ وَجْهِكَ وَلِعَظِيمِ سُلْطَانِكَ
“Ey Rabbim! Zât’ının Celal’ine ve Hâkimiyetinin azametine layık şekilde Sana hamd olsun”
Allah-u Zülcelal bizlere bu dini kendisine kulluk etmemiz için göndermiştir. Bu kullukta amel gerekir.
Her bedenin bir ruhu vardır ve bedene değer katan da bu ruhtur. İbadetlerin de amellerin de ruhu ihlastır, İhlas olmadığı zaman Allah’ın yanında o amelin bir kıymeti yoktur.
Allah-u Zülcelal Hicr suresi 39 ve 40.ayetlerde şöyle buyurmaktadır:
قَالَ رَبِّ بِمَٓا اَغْوَيْتَن۪ي لَاُزَيِّنَنَّ لَهُمْ فِي الْاَرْضِ وَلَاُغْوِيَنَّهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ
اِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَص۪ينَ
“İblis dedi ki: “Ey Rabbim, beni azdırmana karşılık yemin ederim ki, yeryüzünde (kötülükleri) onlara süsleyip bezeyeceğim ve muhakkak ki onların hepsini ayartıp yoldan çıkaracağım. içlerinde ihlasa erdirilmiş kulların hariç, ( benim onlara karşı gücüm yoktur)”
Şeytan dedi ki: “Ben yeryüzünde o kaldığım sürece onlara kötülüğü süsleyeceğim. Sen beni dünyaya kötü birisi olarak gönderdiğin için ben de yemin ettim, insanları yoldan çıkaracağım, onlara kötülüğü süsleyeceğim. Bütün insanları yoldan çıkarmak için yemin ediyorum ama halis kulların için benim bir gücüm yoktur.”
Devamında Allah-u Zülcelal buyurdu ki:
قَالَ هٰذَا صِرَاطٌ عَلَيَّ مُسْتَقٖيمٌ ﴿٤١﴾ اِنَّ عِبَادٖي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ اِلَّا مَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْغَاوٖينَ ﴿٤٢﴾ وَاِنَّ جَهَنَّمَ لَمَوْعِدُهُمْ اَجْمَعٖينَۙ ﴿٤٣﴾ لَهَا سَبْعَةُ اَبْوَابٍؕ لِكُلِّ بَابٍ مِنْهُمْ جُزْءٌ مَقْسُومٌࣖ ﴿٤٤﴾ مَ
“İşte halis kullarımın tutunduğu din, bana varan doğru yol budur.
“Senin muhlis olan kullarımın üzerinde hiçbir etkin olmayacaktır. Ancak kötülükte sana tabi olanlar müstesna. Şüphesiz cehennem, onların hepsinin buluşacağı yerdir. Cehennemin yedi kapısı vardır. Herkes kısımlandırıldığı şekilde (günahına göre) o kapılardan girecektir.” (Hicr; 41-44)
Kur’an-ı Kerim, Resulullah aleyhisselatu vesselam Efendimize inmiş ama ümmete şamildir ve Allah-u Zülcelal kıyamete kadar bizleri muhatap almıştır. O yüzden her bir kelamı bizler için bir derstir.
Allah-u Zülcelal’in bizden istediği bu dini ihlaslı yaşamamızdır. Alimler şu şekilde söylemişlerdir:
“İhlaslı olmak da başka bir ihlası gerektirir. Bir insan ‘Ben ihlaslıyım’ diye düşündüğü zaman onun başka bir ihlasa daha ihtiyacı vardır çünkü onun ‘Ben ihlaslıyım’ demesi ihlaslı olmadığının işaretidir. Bu durumda kişinin kendini temizleyip Allah’tan daha başka bir ihlas istemesi lazımdır ki bu şekilde gerçek ihlası elde etmiş olsun.”
İhlas kelimesi Kur’an-ı Kerim’de birkaç yerde zikredilmiştir:
وَمَٓا اُمِرُٓوا اِلَّا لِيَعْبُدُوا اللّٰهَ مُخْلِص۪ينَ لَهُ الدّ۪ينَ حُنَفَٓاءَ وَيُق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُوا الزَّكٰوةَ
“Oysa onlar, doğruya yönelerek, dini yalnız Allah’a has kılarak O’na kulluk etmek, namazı kılmak ve zekâtı vermekle emrolunmuşlardı.” (Beyyine; 5)

“Onlar ancak dini halisane bir şekilde uygulamak için kulluk yapmak için emrolundular,” diye buyuruyor, Allah-u Zülcelâl.
İhlası İsteyelim
Cüneyd-i Bağdâdî rahmetullahi aleyh şöyle buyurdu:
“İhlâs, Allah-u Teâlâ ile kul arasında bir sırdır. Onu melek bilemez ki yazsın, Şeytan bilemez ki bozsun, nefis bilemez ki saptırsın.”
Allah’ın yanında bir amele değer katan, ihlaslı olmaktır. Bir insan ne kadar koşturmuş olursa olsun ne kadar ibadet ehli, hizmet ehli olmuş olursa olsun eğer o ihlası tam elde etmediyse koşuşturması sadece yorgunluktan ibaret olmuş olur. Bu nedenle Allah-u Zülcelal’den ihlası istememiz gerekir.
Yahya b. Muaz rahmetullahi aleyhe:
“Kişi ne zaman muhlislerden olur,” diye sorulmuş, o da şöyle cevap vermiştir:
“Ahlakı ne zaman süt emzirilen çocuklar gibi olur. Başkalarının methetmesi ve kötülemesi onun nazarında aynı olursa o zaman muhlislerden olur.”
Buhari’den rivayet olunan bir hadisi şerifte Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem buyurdu:
“Bir kişi vardı ki sadaka vermeyi kendisine ahlak edinmişti. Bir gün sadakasını akşamdan hazırladı, ertesi gün vermeye niyet etti.
“Ben mutlaka bir sadaka vereceğim.” dedi. Ertesi gün sadakasını alıp çıktı ve onu karşısına çıkan ilk kişiye verdi. Belde halkı:
“Hayret! Bir hırsıza sadaka verilmiş!” diye konuşmaya başladı. Adam:
“Allâh’ım! Sana hamdolsun. Bir hırsız dahi olsa Sen bana sadaka vermeyi nasip ettin.” Dedi. Akşamdan tekrar sadaka vermeye niyet etti: “Ya Rabbi, Ben senin rızan için bir sadaka daha vereceğim.” dedi. Sabahtan sadakasını aldı, evinden çıktı ve onu (bu sefer de bilmeden) bir fâhişenin eline tutuşturdu. Ertesi gün halk:
“Bu adam bir fâhişeye sadaka vermiş!” dediler. Akşamında adam dedi ki:
“Allâh’ım! Bir fâhişeye (de olsa) bana sadaka vermeyi nasip ettiğin için sana hamd olsun.” Ertesi gün yine niyet etti:
“Ya Rabbi, Ben senin için bir sadaka daha vereceğim.” dedi. Ertesi gün sadakasını alıp evinden çıktı ve onu (bu defâ da bilmeden) bir zenginin eline koydu. Ertesi gün halk:
“Sadakasını zengin birine vermiş!” diye (hayretle) söylendi. Adam akşamında yine şükretti, dedi ki:
“Allâh’ım! Bana yine sadaka vermeyi nasip ettin, beni bu amele layık gördün. Sana hamdolsun.”
(Bu ihlâsı üzerine) O kişiye o gece uykusunda şöyle nida edildi:
“Senin halisane niyetin sebebiyle hırsıza verdiğin sadaka, belki onu yaptığı hırsızlıktan utandırıp vazgeçirecektir. Fâhişe belki yaptığından vazgeçip iffetli bir kadın olacaktır. Zengin de belki bundan ibret alıp Allah’ın kendisine verdiği maldan muhtaçlara dağıtacaktır.” denildi.” (Buhârî, Zekât 14; Müslim, Zekât, 78)
İhlaslı niyetin karşılığında, o amelin karşılığı nereye ulaştıysa velev ki ehil olmasa bile o niyetin halis olması Allah’ın yanında onu bu şekilde makbul hale getirdi.
Bizler için bu hadisi şeriften çıkarmamız gereken bir ders var; bize teslim edilen emanetler, sadakalar, zekatlar vb, konusunda bizlerde: “Acaba hakkıyla yerine ulaşıyor mu?” diye herhangi bir soru işaretleri oluşmuş olsa bile kişinin; “Ya Rabbi! Ben senin rızan için bu ameli yapıyorum. Sen onu bana nasip ettin, elhamdülillah. Ya Rabbi! Gerisi benim işim değil, Sen yerini buldur,” diye Allah’a tevekkül etmesi gerekir. İnsan Allah’a bu şekilde teslimiyetli olacak, o zaman Allah-u Zülcelal de o niyetin karşılığını insana verecektir.
Hz. Musa (a.s.)’ın İhlası
Hz. Mûsâ aleyhisselam ile Hz. Şuayp aleyhisselamın kızlarının kıssasında da bizler için ibretler vardır.
Musa aleyhisselam Firavun’un elinden kaçıp kurtulduğu zaman Medyen şehrine gitti. Yolda çok büyük sıkıntılar çekti. Medyen şehrinde bir ağacın altında oturup sürekli Allah’a şu nida da bulundu:
رَبِّ اِنّٖي لِمَٓا اَنْزَلْتَ اِلَيَّ مِنْ خَيْرٍ فَقٖيرٌ
“Ya Rabbi! Senden gelecek her hayra muhtacım.” (Kasas; 24)
Sekiz gün boyunca açlık haletindeydi ve Allah’tan gelecek olan herhangi bir yardımı, hayrı bekliyordu. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
“Mûsâ, Medyen suyuna varınca, orada (hayvanlarını) sulayan birçok insan buldu. Onların gerisinde de iki kadın gördü, (hayvanlarını sudan) men ediyorlardı. Onlara:
“Sizin bu hâliniz nedir?” dedi. Şöyle cevap verdiler:
“Çobanlar sulayıp çekilmeden biz (onların içine girip hayvanlarımızı) sulayamayız; babamız da çok yaşlıdır.” (Kasas, 23)
Musa aleyhisselam da çok aç, yorgun ve güçsüz olmasına rağmen onların bu halini görünce yardımcı olmak istedi. Allah’tan güç isteyerek kuyudan su çekti ve onlara yardım etti. Onlar da hayvanlarını suladılar ve evlerine dönünce Şuayip Aleyhisselam’a durumu anlattılar.
Şuayb aleyhisselam Musa aleyhisselamı evine davet etti. Yemek hazırladılar ve önüne koydular. Musa Aleyhisselam:
‘’Ben bu yemeği yemek istemiyorum çünkü o ameli sadece Allah’ın rızası için yaptım. Yardım etmeyi karşılığında bir şey beklediğim için yapmadım. Siz bu yemeği yaptığıma karşılık olarak verirseniz ben dünyada bunun mükafatını almış olacağım. Oysa ki ben bunun mükafatını Allah’tan ahirette İstiyorum’’ dedi ve yemek istemedi.
Bunun üzerine Şuayb Aleyhisselam:
“Biz seni yaptığın iyilik için çağırmadık. Sen bize Allah’ın bir misafirisin, sana Allah’ın bir misafiri olarak ikram ettik,” dedi. Bunun üzerine Hz. Musa aleyhisselam sekiz gündür aç olduğundan dolayı verilen ikramı reddetmedi. Büyüklerin bakış açısı bu kadar ince olduğundan dolayı Allah-u Zülcelal de onlara o makamları nasip etti.
Tasavvuf da aslında bize bunu öğretir. Eğer bunlar bize öğretilmeseydi sadece amel etmekle meşgul olur Allah’ın rızasını kazanmayı dert edinmezdik.
Allah’ın Rızasını İstemeli
İnsan, Peygamberlerin ve alimlerin hayatına baktığı zaman görür ki onların tek derdi Allah’ın rızasıdır. Onlar, insanlar ne diyecekler, ne dediler, diye hayatlarını yaşamadılar.
“Şunu yaparsam acaba güzel bir söz alabilir miyim?” ya da “Ben bunu yapmadığım takdirde acaba beni yererler mi?” gibi bakış açısıyla hareket edildiğinde insan imtihana uğrar ya da ameller eksik kalır.
Yapılan her şeyi Allah’ın rızasını niyet ederek yaptığımız zaman Allah-u Zülcelal zaten o insanları senin isteğine, rızana göre sana muamele ettirecektir.
İnsan, bu dünya hayatının koşuşturmasına, şeytanın süslemesine dalıp sadece insanları gördüğü için onların memnun etmek için uğraşır ve Allah’ın rızasını unutur. Bu nedenle Allah-u Zülcelal genelde insanı farklı farklı imtihanlara tabi tutar.
İnsanın önce Allah’ı razı etmesi gerekir. Böyle olunca Allah-u Zülcelâl de zaten kullarını razı edecektir.
Bizlerin görevi, Allah-u Teâlâ bize neyi emrettiyse ona uymak, boyun eğmek ve o doğrultuda dini yaşamaya gayret etmektir.
Hz. Aişe radıyallahu anha annemiz bir gün bir yoksula sadaka verirken, yoksulun hayır duasına karşılık ona daha çok dua ile mukâbelede bulunmuş. Kendisine:
“Ya Aişe! Hayrı yapan sensin. Hem mal veriyorsun hem de duâ ediyorsun, bu nasıl oluyor?” diye sorulduğunda şu cevâbı vermiştir:
“Onun yaptığı duânın, benim sadakamın karşılığı olmasından korktum. Bana yaptığı duânın aynısını ona yaptım ki duanın karşılığı dua olsun, sadakamın karşılığını ise Allah versin. Böylece infâkımın mükâfâtını sâdece Allah’tan beklemiş olayım.”
Onlar ihlâslarını muhâfaza edebilmek için bu şekilde yaşamışlardır.
İbrahim aleyhisselam Halilullah idi, Allah’ın dostuydu, bu nedenle ateş onu yakmadı. Evet kendisi Allah’ın dostu olma hasebiyle ateş onu yakmadı. Bununla beraber deniliyor ki ateşin onu yakmamasının nedeni, taşıdığı halishane niyetiydi.
Buna örnek bir olay anlatılır. Bağdat’ta bir çarşıda bir dükkân yanar ve içerisinde iki tane çocuk kalır. Alevler büyüyünce çocukları çalıştıran kişi büyük bir telaşla onları kurtarma çabasına girer ve:
“Bunları kurtaracak olan kim varsa bin akçe para vereceğim,” diye etrafta bağırmaya başlar. Bunu duyan Allah’ın veli kullarından bir tanesi ateşlerin içerisine kendini atar ve çocukları kurtarır. Dükkân sahibi akçeleri uzatınca şöyle der:
“Hayır. Ben o altınları kazanmak niyetiyle girseydim ateş zaten beni yakacaktı. Ben onları Allah’ın rızası için kurtarmak istedim, ateşe bu niyetle girdim. Eğer ben şu anda senden bunu alırsam zaten benim hiçbir sevabım kalmaz. Bunu para için yapsaydım o ateş de beni selametli bir şekilde orada bırakmazdı, ben de yanardım.”
İbrahim aleyhisselamı da yakmayan onun o halishane olan dini yaşayışı idi. Rasulullah aleyhisselatu vesselam Efendimiz ’in yapmış olduğu bir duası var. Buyurdu ki:
“Ya Rabbi! Benim kalbimin kulaklarını aç ki senin zikrinin, ibadetinin lezzetini duyabileyim. Resulullah aleyhisselatu vesselam Efendimiz burada kalbin dahi kulakları olduğuna işaret etmiştir.
Allah-u Zülcelal Hicr Suresi 44. ayeti kerimede cehennemin yedi kapısı olduğunu buyurmaktadır.
Cennetin de sekiz kapısı vardır. Bir insanın vücudu sekiz azadan oluşur. Bu sekiz aza sekiz cennete giden kapılardır. Bu azalar; kalptir, ağızdır, burundur, kulaklardır, gözlerdir, eller, ayaklardır ve insanın avret mahalidir.
Buyrulur ki; “Kalp diğer azalara göre kapalı bir yerdedir. Kalp, Allah’ın itaatine karşı boyun eğip açılırsa bütün azalar o kalbe tabi olurlar ve cennetin bütün kapılarını açarlar ama o kalp kapalı olursa bu durumda geriye kalan yedi aza Cehennem kapısını açar.’’
Büyüklerimiz buyururlar ki:
“Yaptığın hayır ve hasenatı unut ki o sana bir ucub vesilesi olmasın, ne iyilik yaptıysan hepsini unut. Sana yapılan kötülükleri unut ki kalbinde kin ve öfke oluşmasın.”
Bu nasihat çok önemli, iki tane temel büyük derstir.
Zünnûn el-Mısrî rahmetullahi aleyh hazretleri buyurmuş ki:
“Bütün insanlar ölüdür, âlimler bundan müstesnâdır. Bütün âlimler uykudadır, ilmiyle âmil olanlar bunun dışındadır. İlmiyle amel edenlerin de aldanma ihtimâli vardır, ancak ihlâslılar bundan müstesnâdır. İhlâslılar da (dünyâda her an) büyük bir tehlike ile karşı karşıyadırlar…”
Allah-u Zülcelal bizleri ihlaslı kullarından eylesin.

REKLAM ALANI
REKLAM ALANI
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ