Duanın Gücü

  • 05 Ağustos 2019
  • 1.135 kez görüntülendi.
Duanın Gücü
REKLAM ALANI

İnsanoğlu, tabiatı gereği darda kaldığında kendisine el uzatacak kimseleri arar. Yardımına başvurabileceği kimseleri tek tek zihninden geçirir. Eğer çok ciddi ve acil bir durum söz konusu ise, bu zihin işlemine bile gerek kalmadan haykırır; “İmdat! Yardım eden yok mu?” diye.

Varlığını sürdürebilmesi için dışındaki dünyaya yüzde yüz bağımlı olduğunun göstergesidir bu yönelişi. Havanın, suyun, rüzgârın, toprağın, ağacın, yaprağın, güneşin, sayılabilecek her şeyin yardımına muhtaçtır. Farkında olsun ya da olmasın, her nefes alp verişinde bir arayış, bir yardım ve destek arayışı içerisindedir. Soluk alırken havayı ciğerlerine çekişi de, aldığı havayı dışarıya çıkarması da bir çağrıdır. Birincisi oksijenin kanı temizlemesi, ikincisi ise, kirlenen oksijenden vücudun kurtulması yönünde bir çağrıdır. Bebeğin ağlaması bir çağrı, insanın dinlenme ihtiyacı bir çağrı, suya ihtiyaç duyması bir çağrı… İnsanın hayatı adeta bir çağrılar dizisinden ibaret!  Ve her çağrı, bir talebin karşılanmasına yönelik…

İnsan çağrı ve isteklerden oluşan bir hayat yaşar. Ancak bu istekler sadece bedeni ile madde dünyası arasında başlayıp biten bir ilişkinin değil, aynı zamanda ruhu ile mana âlemi arasındaki iletişimin de bir parçasıdır. Hatta işin maddî ve dünyevî boyutu, yalnızca kabuğu ve dış yüzüdür. Hâlbuki işin özünü, insanın hem kendisinin hem de sürekli çağrıda bulunduğu fizikî çevresinin, akla gelen-gelmeyen her şeyi “Var eden Kudret”le olan bağlantısı oluşturur. Her şeyi “Var eden Kudret” olduğu için hayatımızı oluşturan tüm çağrılar aslında O’na yönelik çağrılardır.

REKLAM ALANI

İnsan, yaratılışı itibarıyla bu Kudret’e aşina bir niteliğe sahiptir. İnsanlık tarihi boyunca çeşitli şekillerde isimlendirilen bu Kudret, kerim kitabımızda kendini “Allah” diye isimlendirir. Allah ile insan arasındaki ilişki, Allah’ın mutlak kudret sahibi, insanın ise mutlak ihtiyaç içinde olduğu esasına dayalıdır.

Dua Hakkında Bir Ayet

Dua, Kur’ân dili Arapçadan dilimize geçmiş bir kelimedir. Sözlük anlamı ile çağırmak, davet etmek, yardım istemek demektir. Dinî bir terim olarak ise, “kulun dileklerini Allah’a iletmesi, bir konuda O’nun yardımını istemesidir.”

Yüce Rabbimiz, kendisine dua edenlerin duâsına icâbet edeceğini şu âyet-i kerîmede bildirmiştir:

ARAPCA 1

“Kullarım sana beni sorduklarında bilsinler ki şüphesiz ben yakınım, bana dua ettiğinde duacının dileğine karşılık veririm. Şu halde benim davetime gelsinler ve bana iman etsinler ki doğru yolu bulalar.” (Bakara, 186)

Bu âyet-i kerîmede dilsel ve anlamsal açıdan birçok incelik mevcuttur:

1- Âyetteki: “duâcının dileğine karşılık veririm” ifâdesi, çok latif bir mânâyı ihtivâ etmektedir.

Şöyle ki: “Kullarım sana beni sorduklarında, bilsinler ki şüphesiz ben yakınım” şeklinde başlayan âyetin: “Bana dua ettiklerinde ONLARIN dualarına karşılık veririm” şeklinde devam etmesi gerekirdi.

Çünkü “Kullarım sana Beni sorduklarında” denildikten sonra, Allah’ı soran kullar kast edilerek: “bilsinler ki” denilmiştir. Yani “Beni soran kullarım bilsinler ki” anlamında. Bu akışa göre âyetin devamında da soruyu soran kullara yönelik bir cevap verilmesi beklenirdi.

Ama verilen cevap böyle olmadı. Şayet cevap böyle olsaydı, sadece Allah’ı soran kulların kast edilmiş olduğu vehm edilecekti. Lâkin Yüce Rabbimiz: “dua ettiğinde DUÂCININ dileğine karşılık veririm” buyurarak, sadece Allah’ı soranların değil, “DUA EDEN HERKESİN DUASINA” icâbet edeceğini bildirmiştir.

Bunu bir örnekle izah edelim: Bir sınıftaki öğrenciler, okul müdürüne müracaat edip bir talepte bulunduklarında, okul müdürü onlara bir öğretmen aracılığıyla: “Onların isteğini yerine getireceğim” cevabını verse, bu cevaptan sadece bu öğrencilerin isteğini karşılayacağı anlaşılır. Ancak: “Talebi olanların talebini karşılayacağım” derse, sadece bu öğrencilerin değil, talepte bulunacak bütün öğrencilerin talebini karşılayacağını bildirmiş olur.

Yüce Rabbimiz de, sadece kendisini soranlara değil, “DUA EDEN HERKESİN DUASINA” icabet edecektir.

2- Bu âyette, duâ eden herkesin, duâsına icâbet edileceği bildirilmiştir. Evet, duâ edenin duâsına… Yani kendisine değil, duâsına…

Bu demektir ki; duâ eden kimse, ne isterse kendisine o verilecektir. Bu sebeple âyette “duâ edene icâbet ederim” değil; “DUÂ EDENİN DUÂSINA İCÂBET EDERİM” denilmiştir.

Biraz daha açacak olursak; duâ edene icâbet etmek, duâ edenin isteklerinden bir kısmına icâbet etmekle de mümkün olur. Lâkin duânın kendisine icâbet etmek, o duâda istenen isteklerin tamamına icâbet etmek demektir. Böylece iki ifâde arasındaki fark zâhir oldu.

3- Âyet-i kerîmede duâların kabulü, meşiete (dilemeye) bağlanmadan ifade edilmiştir. Yani Rabbimiz: “Dilersem kabul ederim” buyurmamış; meşiete bağlamaksızın “duacının dileğine karşılık veririm” buyurmuştur. Hâlbuki bazı âyetlerde isteklerin kabulünün meşîete bağlandığı görülmektedir:

De ki: “Ne dersiniz, size Allah’ın azabı gelse yahut kıyamet gelip çatsa size, Allah’tan başkasına mı yalvarırsınız? Doğru sözlü iseniz (söyleyin bakalım). Aksine, yalnız Allah’a yalvarırsınız. O da kendisine yalvarmanıza konu olan belâyı DİLERSE kaldırır, siz de ortak koştuğunuz şeyleri unutursunuz.” (En’am, 40-41)

4- “DİLERSE” şartı koşmadan Allah-u Zülcelâl’in dualara icabet edeceğini müjdeleyen bu âyet-i kerîme, oruçtan bahseden âyetlerin arasında vârid olmuştur. Yani bu âyetin öncesinde ve sonrasında oruçtan bahseden âyetler gelmiştir. Öncesinde, orucun farziyyeti anlatılmıştır:

“Ey iman edenler! Sizden öncekilerin üzerine yazıldığı gibi sakınasınız diye sizin üzerinize de sayılı günlerde oruç yazıldı.” (Bakara, 183)

Bu ayetin sonrasında ise oruçla alâkalı bazı hükümler açıklanmıştır:

“Oruç gecesinde kadınlarınızla birleşmek size helâl kılındı. Onlar sizin için elbisedir, siz de onlar için elbisesiniz. Sizin kendinize hıyanet etmekte olduğunuzu Allah bilmiş, tövbenizi kabul etmiş ve sizi bağışlamıştır. Şimdi artık onlarla birleşin ve Allah’ın sizin için yazdığını isteyin. Fecirden siyah ip beyaz ipten sizin için ayırt edilir hale gelinceye kadar yiyin ve için, sonra orucu geceye kadar tamamlayın.” (Bakara, 187)

Görüldüğü üzere söz konusu duâ âyeti, oruçla alâkalı âyetlerin arasında vârid olmuştur. Bu durum göstermektedir ki; oruç, duâlara icâbetin vesilelerindendir. Hatta bu hususta Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’den rivâyet edilen hadisler mevcuttur:

Arapca 2

“Üç kişi var ki, duaları geri çevrilmez: Adaletli devlet idarecisi, iftar etmek üzere olan oruçlu ve zulme uğrayan mazlum.” (Tirmizî, Bir, 7)

Öyleyse oruçlu iken Allah’a çokça dua etmek gerekir.

5- Âyette cevap cümlesi, şart cümlesinin önüne alınmıştır. Yani أُجِيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ إِذَا دَعَانِ  cümlesinde إِذَا دَعَانِ kısmı, şart cümlesi, أُجِيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ  kısmı ise cevap cümlesidir. Normalde şart cümlesi, cevap cümlesinden önce gelir. Lâkin burada tam tersi olmuştur. Buna göre âyetin anlamı şöyledir: “duacının dileğine karşılık veririm bana dua ettiğinde.” Yani duaya icabet etmenin şartı zikredilmeden, dualara icabet edileceği zikredilmiştir. Bu durum, duâlara icâbetin kesinlikle hâsıl olacağını gösterir.

Kullarına rahmet kapılarını ardına kadar açan Rabbimiz, kullarının kendisine dua etmesinden hoşnut olur. Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:

Arapca 3

“Cenâb-ı Hak duâda fazla ısrar edenleri sever.” (Suyûtî, el-Câmiu’s-sağîr, no: 1876)

Öyleyse kul, dua etmekten vazgeçmemeli, kabulünü umarak dua etmeye devam etmelidir. Ettiği duaların karşılıksız kaldığını düşünerek şikâyet edenler, duada acele edenlerdir. Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem bu hususu şöyle beyan buyurmuştur:

“Allah dualarınızı kabul eder. Ancak kabul edilmesi için acele etmeyin; dua ettim de kabul edilmedi (demeyin).”(Buhârî, Da’vât, 22; Müslim, Zikir, 92)

Allah’a edilen dualar, er ya da geç mutlaka karşılığını bulacaktır. Şartlarına riayet edilerek edilen hiçbir dua boşa gitmeyecektir:

“Eğer bir kul, Cenâb-ı Hakk’a bir hususta duâ eder de icâbet olunmazsa onun yerine bir hasene, yani bir sevâb yazılır.” (Darekutnî)

Duanın gücünden habersiz olanlara İmâm Şâfiî hazretleri şöyle seslenmektedir:

Duayla alay eder, onu küçümser misin?

Dua nelere kâdir, nereden bileceksin?

Gecenin okları hedefi şaşmaz ama

Zamanı vardır

Ulaşır yerine saati dolduğunda.

Rabbim istemezse tutar okları,

Kaderin hükmü varsa, açar yolları.

REKLAM ALANI
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ