Ahirete İman’a Dair Muhtelif Meseleler

  • 05 Nisan 2019
  • 784 kez görüntülendi.
Ahirete İman’a Dair Muhtelif Meseleler
REKLAM ALANI

Cennet ve cehennem ebedi mi? 

İbni Teymiyye ve onun gibi düşünen bazı insanlar Cehennem sonsuz değil diyorlar ve şu ayet-i kerimeyi delil gösteriyorlar:

“Onlar orada ahkâb (devirler) boyunca kalacaklardır.” (Nebe; 23)

REKLAM ALANI

Ahkâb, hukub kelimesinin çoğuludur. Hukub, birçok seneleri ihtiva eden bir devir demektir. İmam-ı Kurtubi tefsirinde bu yet-i kerimeyi şöyle açıklamıştır:

“Devirler boyunca orada kalacaklar” demek, “Devirler devam ettikçe, Cehennemde kalacaklar” demektir. Bu devirlerin ardı arkası kesilmeyecektir. Her bir devir geçtikçe bir başkası gelecektir. Sonsuza kadar, ardı ardınca günler gelecek, demektir. Eğer beş ya da on ahkâb denilseydi ya da buna benzer bir ifade kullanılmış olsaydı, o zaman belirli bir zamana delalet ederdi.

Ahkâbın söz konusu ediliş sebebi, hukubun en uzun süreyi kapsadığından dolayıdır. Böylelikle onların anlayışlarının benimsediği ve bildikleri şekilde onlara hitap etmiş olmaktadır. Burada bu ifade, ebedîlik için kullanılmıştır. Yani onlar orada ebediyen, sonsuz olarak kalacaklardır.

Ahkâb ifadesi kalblere daha bir dehşet verir ve ebediliğe daha açık bir delil teşkil eder. Anlamlar birbirine yakın olduğu için ahkâb ifadesi kullanılmıştır.

Beydâvî ve Celâleyn tefsirlerinde de, “Sonsuz devirler boyunca içinde kalacaklar” şeklinde açıklanmıştır.

Cennetin de cehennemin de ebedi olduğu birçok ayet-i kerimede açıkça bildirilmiştir:

“Kötülükleri kendilerini çepeçevre kuşatanlar cehennemliktir, orada ebedî kalırlar.” (Bakara; 81)

“Şüphesiz, kâfirlere Cehennem azabı ebedîdir, sonsuzdur.” (Zuhruf; 74)

“Kim Allah’a inanır ve faydalı iş yaparsa Allah onu, altlarından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetlere sokar. Allah o kimse için gerçekten güzel bir rızık vermiştir.” <i>(Talak; 11)</i>

Allah-u Zülcelal, Cenneti de, Cehennemi de dolduracaktır. Müminler, Cennette ebedi kalacak, kâfirler de, Cehennem de sonsuz kalacaktır. Cehennemden sadece, günahkâr müminler, cezalarını çektikten sonra çıkıp Cennette girecek ve orada sonsuz kalacaklardır.

Cennete Kimler Girecek?

Yahudi ve Hıristiyanlar cennete girecek mi? 

Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede şöyle buyuruyor:

“Kim İslâm’dan başka bir din ararsa bilsin ki, kendisinden asla kabul edilmeyecek ve O, âhirette zarar edenlerden olacaktır.” (Al-i İmran, 85)

Allah-u Zülcelâl son Peygamberiyle Hak dinini göndermiştir. Onun getirdiklerini kabul etmeyenlerin kafir olduğunu, kafirlerin de cehennemde olacağını açıkça beyan etmiştir:

“Kendilerine kitap verilenler ancak o açık delil (Peygamber) kendilerine geldikten sonra ayrılığa düştüler. Hâlbuki onlara, ancak dini Allah’a has kılarak, hakka yönelen kimseler olarak O’na kulluk etmeleri, namazı kılmaları ve zekâtı vermeleri emredilmişti. İşte bu dosdoğru dindir.

Ehl-i kitap ve müşriklerden inkâr edenler, içinde ebedî olarak kalacakları cehennem ateşindedirler. İşte halkın en şerlileri onlardır.”(Beyyine, 4-6)

İslamiyet, tevhid dinidir. Tevhid, iki ana temelden meydana gelir. Bunlar birbirini tamamlamaktadırlar. İkisi de ayrı ayrı, yalnız başına düşünülemez. “Lâ ilâhe illallah” kelime-i tevhidini, “Muhammedün Resulullah” yani “Muhammed Allah’ın Resulüdür” cümlesi tamamlar.

Resulullah’a inanmayan müslüman olamaz, cennete giremez. Nitekim Kur’an-ı Kerim baştan sona kadar Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e iman edip uymayı emretmiştir.

Bazı kimseler;  “Şüphesiz iman edenler; yahudilerden, hıristiyanlardan ve sâbiîlerden de Allah’a ve ahiret gününe inanıp sâlih amel işleyenler için Rabbleri katında mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku yoktur onlar üzüntü çekmeyeceklerdir.” (Bakara; 62) ayet-i kerimesini delil getirerek Yahudi ve Hristiyanların da cennete gireceğini söylüyor. Bu ayet-i kerimeyi nasıl anlamak gerekir? 

Böyle iddia edenler maalesef büyük bir yanlışa düşüyorlar.

Müfessirler bu ayeti kerimenin tefsirinde şöyle derler;

Yahudi ve Hristiyanlardan maksat, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den önce ona inanıp yolunu gözlemiş, fakat kendisine yetişememiş olan yahut yetişip iman edebilen kimselerdir.

Âlimler bu ayet-i kerimeyi, daha evvel geçen ve ehl-i kitabı İslâm’a davet eden; “Sizin yanınızda bulunan kitabı (Tevrat ve İncil’den tahrife uğramamış olan kısımları) doğrulayan bu kitaba (Kur’ân’a) iman edin ve onu ilk inkâr eden olmayın!” (Bakara, 41) ayetiyle birlikte anlamak gerektiğini söylemişlerdir.

Hiçbir müfessir, bu ayet-i kerimede geçen Yahudi ve Hristiyanlardan, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in zamanına yetişmiş olduğu halde ona inanıp tabi olmayan kimselerin kastedildiğini söylememiştir.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem gelmeden önce kendi peygamberleri döneminde yeni bir peygamber ve kitap gelinceye kadar, kendi dinine hiçbir şey katmayıp Allah-u Zülcelal’den geldiği şekilde inanıp yaşayan Yahudi ve Hristiyanlar cennete girecektir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem geldikten sonra Yahudi ve Hristiyanlığına devam eden kimseler cennete giremezler.  Nitekim Bu konu da bazı ayet-i kerime mealleri şöyledir:

“Kim Allah’a ve Resulüne iman etmezse şüphesiz biz, kâfirler için çılgın bir ateş hazırlamışızdır.” (Fetih; 13)

“Onlar, Allah’ı ve peygamberlerini inkâr ederler, Allah ile peygamberlerinin arasını ayırmak isterler. “Kimine inanırız, kimini inkâr ederiz” derler. Bu ikisinin (imanla küfrün) arasında bir yol tutmak isterler. İşte onlar gerçek kâfirlerdir. Biz de kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır. (Nisa; 150-151) (Nur; 51)  (Enfal; 13) (Haşr; 7)  (Necm; 3-4) gibi ayet-i kerimelerde Allah ve Resulüne iman etme emri verilmiştir.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de, Kur’an-ı Kerimi açıklayarak, imanı şu şekilde tarif etmiştir:

“İman; Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahiret gününe, kadere, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna ölüme, öldükten sonra dirilmeye, inanmaktır.” (Buhârî, İman 1; Müslim, İman 1)

Mü’min olmak için bütün peygamberlere inanmak gerekir. Yahudiler ve hıristiyanlar, diğer küfürleri bir yana, Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e inanmadıkları için de kâfir oluyorlar. Bu yüzden cennete giremezler. Pek çok ayet-i kerimelerde Yahudi ve Hıristiyanların ancak müslümanlar gibi iman ederlerse hidayete ermiş olacaklarını bildiriyor:

“Siz şöyle söyleyin: “Biz Allah’a inandık; bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına indirilene, Musa’ya ve İsa’ya verilene, Rableri tarafından Nebîlere ne verilmişse hepsine inandık. Hiçbirini diğerinden ayırmayız. Biz Allah’a teslim olmuş kimseleriz.

Eğer onlar (Hıristiyan ve Yahudiler) de, sizin inandığınız gibi inanırlarsa şüphesiz doğru yolu bulmuş olurlar; yüz çevirirlerse de derin bir çıkmaza saplanmış olurlar. Bu takdirde de Allah onlara karşı, sana yeter. Zira yalnız O’dur her şeyi işiten ve her şeyi bilen.”(Bakara, 136)

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den bu yana gelen âlimlerin hiçbiri Yahudi ve Hıristiyanların cennete gireceğini söylememişlerdir. Zamanımızda, o âlimlere talebe dahi olamayacak bazı kimseler Yahudi ve Hıristiyanlar da cennete girecek diyorlar. Bunu hiçbir akıl kabul etmez.

Cennette hurilerle evlenmek var mıdır? 

Cennet, Allah-u Zülcelâl’in iman edip salih ameller işleyen kullarına verdiği mükafattır. Cennette insanın canının çektiği bütün nimetler ve daha fazlası olacaktır. Nimetlerden birinin de hurilerle evlendirilmek olduğu birçok ayet-i kerimede geçmektedir:

“Takva sahipleri hakikaten güvenilir bir makamda, bahçelerde ve pınar başlarında, ince ipekten ve parlak atlastan elbiseler giyerek karşılıklı oturup sohbete koyulurlar. Evet böyle olacak. Biz onları iri gözlü hurilerle evlendireceğiz…” (Duhân; 51-54)

Hûrîler ve güzellikleri hakkında birçok âyet ve hadisler bulunmaktadır. Bu ayet-i kerimeler varken hurilerle evlenmeyi inkar etmek Kur’an-ı Kerim’i inkar etmek demektir. Bu ayet ve hadislerinden birkaçını yazıyoruz:

“Müttakilere kurtuluş, başarıya ulaşma, bahçeler, bağlar, göğüsleri tomurcuklanmış yaşıt (kız)lar ve dolu dolu kadehler vardır” (Nebe’,31-34)

“Onlar koltuklara yaslanıp kurularak, birçok meyveler ve içecekler isterler. Ve yanlarında da bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş (utangaç bakışlı) yaşıt dilberler vardır” (Sâd, 51, 52).

“Biz ceylan gözlüleri defterleri sağdan verilenler için inşa etmişiz (yeniden yaratmışız)dır. Onları bâkire, eşlerine düşkün ve hepsini bir yaşta kılmışızdır” (Vâkıa, 35-38)

“Orada utangaç bakışlı öyle kadınlar vardır ki, bundan önce kendilerine ne bir insan ne de bir cin dokunmamıştır” (Rahmân, 56)

“Orada huyları güzel, yüzleri güzel kadınlar vardır” (Rahmân, 70)

“Cennet ehlinden her birinin iki kadını vardır ki, vücutlarının şeffaflığından baldır kemiklerinin ilikleri etinin üstünden görünür. Ehl-i Cennet arasında ne ihtilaf vardır ne de düşmanlık; gönüller sanki bir gönül, sabah akşam Allah’ı tesbih ederler” (Buhârî, Bed’ül-Halk, 59, Sıfâtü’l-Cenne).

Kısacası bu kadar açık ayet-i kerime ve hadis-i şerif varken hurilerle evlenmeyi inkar etmek küfürdür.

Kabir Azabı Haktır

Kabir azabı var mı? 

Kabir azabı vardır ve haktır. Buna delalet eden ayetler olduğu gibi tevatür derecesine varan hadis-i şerifler de vardır.

Her ölü, ister bir kabre defnedilsin, ister denizlerin derinliklerinde kaybolup gitsin, isterse hayvanlar tarafından parçalanıp yenilsin, mutlaka ya nimetler içinde olacak veya azap görecektir. Kâfirler ve âsî olan bazı mü’minler azap görecekler; salih mü’minler ise Allah-u Zülcelal’in dilediği şekilde nimet içinde bulunacaklardır.

Bu hususta Kur’an-ı Kerim’de: “Firavun ve adamları sabah-akşam ateşe atılırlar. Kıyametin kopacağı gün de denilir ki; Firavun hanedanını ateşin en şiddetlisine sokun.” (Mümin, 46) ayeti ile Nuh kavmi hakkındaki: “Onlar, günahları yüzünden suda boğuldular, ardından da ateşe sokuldular…” (Nuh; 25) anlamındaki ayetler birer delil teşkil etmektedir.

Hazret-i Âişe radıyallahu anhâ şöyle buyurmuştur:

“Bir gün Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem odama girdiğinde yanımda yahudilerden bir kadın vardı. Bu kadın:

“Biliyor musun, siz kabirlerinizde fitneye dûçâr olacaksınız?” diyordu. Bunun üzerine Rasûlullah aleyhisselatu vesselam birden kızarak:

“Fitneye dûçâr olacaklar ancak ve ancak yahûdilerdir!” buyurdu.

Birkaç gece geçtikten sonra Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem:

“Biliyor musun, bana: ‘Siz kabirlerinizde fitneye dûçâr olacaksınız,’ diye vahiy geldi.” buyurdu.

Hazret-i Âişe annemiz devamla şöyle buyurur:

“O günden sonra Rasûlullah Efendimiz’in dualarında kabir azabından Allah’a sığındığını işittim.” (Müslim, Mesâcid, 123)

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem diğer bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:

“Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçedir veya cehennem çukurlarından bir çukurdur.” (Tirmizî, Kıyamet, 26).

Bütün bunlar gösteriyor ki kabir azabı haktır ve gerçektir. Fetava el-Hindiyye’de şöyle denilmiştir:

“Kabir azabını ve Ademoğullarının tekrar dirilmesini inkar eden kimse kafir olur.” (Fetava el-Hindiyye; 4/338)

Kabir ehli için dua etmek caiz mi? 

Ölülere yapılan duanın kendilerine fayda verdiği ve sevabının onlara ulaştığı hususunda dört mezhebin âlimleri ittifak etmişler ve buna delil olarak şu ayet-i kerimeyi:

“Onlardan sonra gelenler: Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce inanmış olan kardeşlerimizi bağışla ve bizim kalplerimizde iman etmiş olanlar için bir kin bulundurma. Ey Rabbimiz! Şüphe yok ki Sen çok esirgeyicisin ve çok merhamet sahibisin, derler.” (Haşr; 10) delil göstermişlerdir:

Ebu Katâde babasından naklediyor:

“Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Kişinin (öldükten sonra) geride bıraktıklarının en hayırlısı şu üç şeydir: “Kendisine dua eden salih bir evlad, ecri kendisine ulaşan bir sadaka-i cariye, kendinden sonra amel edilen bir ilim.” (Müslim, Vasiyye, 14; Tirmizî, Ahkâm, 36)

Ölen kimsenin ardından Kur’an-ı kerim okunması konusunda bazı Şafii âlimler dışında, dört mezhebin tüm âlimleri ittifak etmişler ve Kur’an okunmasını tavsiye etmişlerdir. Bizler için mezhep imamlarının bu görüşleri ve ittifakları kafidir.

Kabirlerin başına gidildiğinde dua edilip onlar için af ve mağfiret dilemek ayet ve hadislerle sabit olduğuna göre, bir insan kabrin başında Kur’an okuduktan sonra:

“Ya Rabbi okumuş olduğumun Kur’an-ı Kerimden hâsıl olan sevabı burada yatan falana vasıl eyle haberdar et ve onu af ve mağfiret et.” diye dua edersek Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem ’in sünnetine uymak suretiyle kabir ehline dua etmiş oluruz ve inşallah duamız ile de okumuş olduğumuz Kur’an-ı Kerimden ve sevabından o kul haberdar olur.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir hurma dalını ikiye bölmüş ve bir mezara yarısını, diğerine de diğer yarısını dikmiş ve şöyle buyurmuştur:

“Kurumadıkları müddetçe, mezarda yatanların azablarını hafifletmesi umulur.” (Buhâri, Vudû 55, 56, Cenâiz 82, 89, Edeb 46, 49; Müslim, Tahâret 111)

Buradan da anlaşılıyor ki sadaka, dua ve Kur’an okumak da ölüye fayda verir. Çünkü o hurma dalları yaş kaldıkları müddetçe mezardakilere faydalarının dokunacağı umuluyorsa, mü’minin vereceği sadakadan, okuyacağı duadan ve Kur’an’dan istifade etmesi daha evladır.

Kabir ziyareti caiz mi? 

Hz. Peygamber sallâllahu aleyhi ve sellem nübüvvetinin başlangıcında, kabir ziyaretini, tekrar şirke dönülmesi tehlikesinden dolayı yasaklamıştı. Zira câhiliye zamanında insanlar, ecdatlarına kabirlerin kudsiyet kazandığını düşünür ve ölülerinin çokluğunu öne sürüp kavimlerinin büyüklüğüyle övünmek için kabir ziyaretinde bulunurlardı. Tekasür suresinde buna işaretle şöyle buyrulmuştur:

“Çoklukla övünmek sizi, kabirlere ziyaret etmeye (ölünceye) kadar oyaladı.”

Hz. Peygamber sallâllahu aleyhi ve sellem, bu câhiliye âdetinden bir eser kalmaması için, ilk zamanlar kabir ziyaretini yasaklamıştı.

Fakat İslâm kuvvet bulup îman kalplere iyice yerleştikten sonra, artık mezarlara tapınma, onlara kudsiyet atfetme endişesine mahal kalmadığı için, Hz. Peygamber sallâllahu aleyhi ve sellem kabir ziyaretlerine izin vermiş ve hattâ bunu teşvik etmiştir.

Hz. Peygamber sallâllahu aleyhi ve sellem Cennetü’l-Bakî Kabristanındaki ashâbını sık sık ziyaret ederdi. Hazret-i Âişe radıyallahu anha’nın anlattığına göre, Hz. Peygamber sallâllahu aleyhi ve sellem kendisinin yanında kaldığı her gecenin son kısmında Cennetü’l-Bakî Kabristanına gider, oradakilere selâm verip duâ ederdi. (Müslim; Cenaiz; 102)

Hz. Peygamber sallâllahu aleyhi ve sellem ashâb-ı kirâma, kabristana gittikleri zaman şöyle demelerini öğretirdi:

“Selâm mü’min ve müslümanlardan bu diyarda yatanlara! Allâh bizim geçmişlerimize de, geleceklerimize de rahmet eylesin, bizler de inşâallâh sizlere katılacağız.” <i>(Müslim, Cenâiz, 104)</i>

Kabrin taş ve demirlerini öpmek çirkin bir bid’attir. Kabirlerde mum yakmanın ve çaput bağlamanın İslam’da yeri yoktur.

Kadınların da kabir ziyareti caizdir. Nitekim, Ibn-i Ebî Müleyke şöyle anlatmıştır:

Bir gün Hz. Aişe radıyallahu anhâ kabristandan geliyordu. “Ey Mü’minlerin annesi nereden geliyor sunuz?” diye sordum. “Kardeşim Abdurrahman’ın kabrini ziyaretten geliyorum.” dedi. “Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem kabir ziyaretini yasaklamamış mıydı?” dedim. “Evet yasaklamıştı ama, sonra ziyaret edilmesini emretti!” diye cevap verdi.  (İbn-i Mace, 4; 439; Tirmizi, Cenâiz, 61)

Cumhur-u ulemaya göre, kadın İslam’a göre ziyaretini eda ederse, yani erkeklere karışmaz ve tesettüre riayet ederse onunda ziyareti sünnettir. Çünkü o da erkek gibi ibret almaya muhtaçtır.

REKLAM ALANI
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ