Abdullatif Acar Hoca Efendi: “Cemaatle Namaz, Şeytan ve Nefsin Saldırısına Toplu Kıyamdır” -II-

  • 05 Ağustos 2019
  • 1.439 kez görüntülendi.
Abdullatif Acar Hoca Efendi:  “Cemaatle Namaz, Şeytan ve Nefsin Saldırısına Toplu Kıyamdır” -II-
REKLAM ALANI

Gülistan: Hocam camilerin hayatımızın merkezi olduğunu veya olması gerektiğini biliyoruz. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Abdullatif ACAR: Hiç şüphesiz camiler hayatın kalbi gibidir.  Kalp, nasıl ki damarlardaki kanı pompalayıp vücuda hayat veriyorsa camiler de günlük hayatımız için günahlarımızın temizlenmesine, maneviyatımızın güçlenmesine vesiledir.

Hayatla cami iç içe olmalı; camiyi günlük hayatınızdan, günlük hayatınızı camiden tecrit ettiğinizde Allah ile irtibatınızı sekteye uğratmış, zamanla kulluğunuzu unutmuş olursunuz. Camiler tam kapasite ve ruhuna uygun bir şekilde kullanılır, fonksiyonları işlerlik kazanırsa toplumsal hayatımızın istikameti sağlanmış, huzur ve saadetin kapıları aralanmış olur.

REKLAM ALANI

Tatlı su kaynağı gibi, müminler hayat bulmak için camilere koşuşur, orada manevi susuzluklarını giderirler. Hayattan yorgun argın düşenler camide soluklanırlar. Camiler dertli olanların, çare arayanların uğrak alanlarıdır. Bu nedenle balığın suda rahat ettiği gibi müminler de camide rahat ederler.

Tevhidin sembolü, İslam’ın şiarı olan camiler, ümmet birliğinin oluşturulduğu mübarek ve mukaddes mekânlardır. Kardeşlik bağıyla, birlik ve beraberliğin tesisi camilerde inşa edilir. Cami ve cemaat şuurundan mahrum toplumlar tefrikanın ve ihtilafların karanlığında kaybolmaya, ayrı ve gayrının girdabında bocalamaya, güç ve kuvvetlerini kaybetmeye, ümmet bilincinden uzaklaşmaya mahkûm olurlar. Camilerde asgari günde beş vakit bir araya gelen müminler unuttukları kardeşliklerini hatırlar. Camiler, acımasız dünyanın karanlığında kimsenin kimseyi umursamadığı, alttaki komşunun üstekini tanımadığı, insanların birbirleriyle bir araya gelmekten korktuğu asrımızda adeta toplumu değerleriyle ayakta tutan en önemli mekanlar olarak işlev görürler.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem Medine’ye hicret ederken Küba denilen yerde 14 gün kalmış, Küba mescidini inşa etmiştir. Medine’ye vardığında ilk iş olarak yine mescidin yerini tayin edip bizzat inşa etmesinde geleceğe dönük ne kadar büyük öngörüleri saklıdır. Çünkü medeniyetin inşası mescit temelleri üzerine yükselecektir. Mescidi inşa edemeyen (maddi ve manevi olarak) İslam medeniyetini inşa edemez.

O gün Peygamberin mescidi belki bugünkü gibi gösterişli değildi; çatısı hurma dallarıyla örtülü, duvarları kerpiçlerle çevriliydi; altlarına serecek bir sergileri bile yoktu ancak orada rahmet soluklanır, hidayet yudumlanırdı. Orada karanlık gönüller İslam’ın nuruyla aydınlanırdı. Secdede ki başlar, samimiyet ve ihlâs gözyaşlarıyla kumları ıslatırdı.

Rasulullah aleyhisselatu vesselamın mescidinde sadece namaz kılınmaz, dünyaya dair her iş İslam’ın potasında eritilir, insanın şeklinden şemailinden, suretinden çok ruhuna ve siretine önem verilirdi.  Görgü bilmeyenler, kendini unutanlar oranın tezgahında kulluk şeklini alırdı. Birçok devlet işleri dahi orada görülürdü. Orası ilim irfanın öğretildiği, derdi olanların dermana kavuştuğu, delaletin zincirleri hidayet tokmağıyla kırıldığı yerdi. Hemen Mescidi Nebevinin yanı başında ki Suffe, yuvasızlara yuva vazifesi gören, ilimle irfanın birlikteliğinin cami merkezli nakış-nakış dokunduğu yerdi. 

Mescide bitişik durumdaki Peygamberimizin Hane-i Saadetleri de hayatla caminin, günlük yaşamla ibadetin yakınlığını göstermesi açısından ne kadar manidardır. Çünkü camiler sadece dört duvardan ibaret mekanlar değildir. O binaların taşıdığı ruh önemlidir. Manalardan soyutlanmış camiler insan için hidayet vesilesi olamaz. En önemlisi de camilerin fonksiyonlarını yerine getirmesi için, yani oraları hayatın merkezi haline getirmek için günün şartlarına ve ihtiyaçlarına göre oraları müştemilatlarıyla yeniden donatmalıyız. Bir caminin hem aş evi, hem misafirhanesi olmalı. Kütüphanesiyle, taziye eviyle, gençlik ve eğitim merkeziyle donatılmalı.

Cami her kesime hitabet edecek bir donanıma sahip olmalı ki, cami ve cemaatle buluşmak isteyen orada karşılığını bulsun. Diyelim ki, bir gencimiz uyuşturucu madde kullanıyor; onu ilk etapta nerede ağırlayacaksınız? Elbette ki gençlik merkezinde ilk rehabiletisini yapacaksınız. Aç olanı, aş evinde doyurduğunuzda cami ve cemaate ve namaza karşı bir sempati ve yakınlık olacak mutlaka.  Kısaca camilere engelli merdivenleri yaptığımız gibi merhamet merdivenleri de inşa etmeliyiz; zayıflara güçsüzlere manevi engeli ve takıntısı olanlara yol göstermeliyiz.

İnsanların cami ve cemaate teşviki, başta cami görevlilerinin ve cemaat şuuruna varmış bizlerin görevi. Nefret ettirmek değil, sevdirmek; zorlaştırmak değil, kolaylaştırmaktır asıl olan. Güzel söz ve muamele insanların İslam’a, cami ve cemaate ısınmasına vesile olur.  Biz, bir bedevinin bilmeden mihraba bevlettiğinde sahabenin tepkisi karşısında “Bir kova su getirin, dökün, temizlenir,” deyip nice bedevileri adam eden Peygamberin ümmetiyiz.

Biz de insanız, hata işleyebiliriz. Ancak işlediğimiz hatalar bir kova suyla temizlenecek kadar az olmalı belki. Camiden ve cemaatten soyutladığımız insanların düştükleri eski hatalarını kolay kolay temizlemeye ne gücümüz yetebilir ne de yeniden o bataklıktan onları çıkarıp, camiye alıştırmamız kolay olur.

Yüce Allah bir ayetinde şöyle buyuruyor:

“Allah’ın mescitlerini ancak Allaha ve ahret gününe iman eden, namazını kılan, zekatını veren, Allahtan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte onların böylece hidayete erenlerden olmaları umulur” (Tevbe,18)

Bu ayet mescitlerin sadece maddi imarını değil, mânevî imarının da önemini vurguluyor.  Caminin bir ampulü için elimizi cebimize götürüp “Bu da benden olsun,” dediğimiz gibi safta yerini almayan bir kardeşimiz için elimizi vicdanımıza götürüp onu camiye kazandırarak Bu da benden olsun,” demeliyiz.

Eğer bir camide ortalama otuz kişi namaz kılıyor ve bu sayı bir sene sonra yine otuz ise, cemaatte hiçbir artış yoksa o caminin cemaati, caminin mânevî inşası adına görevini yapmamış demektir. Ya da camileri ruhtan yoksun bir vaziyette kullanıp namaz kılarken safta omuz omuza durduğumuz insanlarla tanışma, kaynaşma gereği duymaz, onların derdiyle dertlenmez, sıkıntılarına çare olmaz isek bu birlikteliğin şuursuz ve tevafuken bir araya gelmiş fatura kuyruğundaki insanların oluşturduğu birliktelikten ne farkı olurdu? İşte dinimiz İslam böyle bir mescit anlayışını benimsemiyor, her davranışımızı Allah’ın rızasına göre ayarlamamızı, her işimizi ibadet şuuruyla yerine getirmemizi emir buyuruyor.

Yüce Allah bir ayetinde şöyle buyuruyor:

“Allah’ın mescitlerinde onun adının anılmasına engel olan ve onların harap olması için çalışandan daha zalim kim olur…” (Bakara,114)

Bu ayetle geçmişte ve gelecekte Allah’a ibadet edilmesini engelleyenler, camileri asıl işlevinden uzaklaştıranlar kınanmış ve müminler de uyarılmıştır. İbadet kul ile Allah arasında bir irtibattır. Dolayısıyla bunu sağlayan en önemli unsurlardan bir tanesi de camilerdir. Camiyi yıkmak ona zarar vermek ne kadar barbarca bir davranışsa ve kınanmışsa, oraları işlevsiz hale getirmekte o kadar kınanmış ve zulüm olarak nitelendirilmiştir. 

Gülistan: Malumunuz yaz dönemi çocukların camilerle tanışması, Kur’an-ı Kerim öğrenmesi için büyük bir fırsat. Bu hususta büyükler olarak nelere dikkat etmeliyiz?

Abdullatif ACAR: Evet, cami ve çocuk iki masum ve günahsız şey. Biri berrak ve temiz bir kalbe sahip geleceğin büyükleri, gelecekte büyük roller üstlenecek çocuklar; öteki Allah’ın evi, günahın girmediği mekanlar, camiler.

Çocuğun ilk eğitildiği okulu ailesidir ikinci uğrak yeri camiler olmalı.  Ancak günümüzde çocuk evde doğuyor, sokağın insafsız ve acımasız kucağında büyüyor, asrın cehalet kokan, ahlak yoksunu çeşitli ortamlarında eğitiliyor. Ailede teşvik edilen, camide eğitilen, İslam ve ibadet şuuru aşılanan çocuklar hayata atıldıklarında camiden aldıkları terbiyeyi kullanacaklardır.  Temeli camide atılmış bir gençliğin geleceği parlak olur, dinine diyanetine bağlı manevi değerlerini önceleyen insanlar olarak toplumda yerlerini alırlar.

Bugün çocuklarımızı elimizde tutamadığımız, onların manevi eğitiminde zorlandığımız bir gerçek. Nereye baksanız adeta bir ahlaksızlık burhanı ve karanlığı içerisinde. Televizyon, internet, arkadaş çevresi, çarşısı, pazarı, eğlence merkezleri, eğitim anlayışı hayata ve geleceğe olan ön yargılı bakışlar, anlamsız idealler ve hedefler sonu gelmeyen istek ve arzular, günü gün etme anlayışı, yaşamı özgürce geçirme hevesi bir ahtapot gibi evlatlarımızı kuşatmış ve etkisi altına almış durumda. Adeta evlatlarımız yıllarca ateşin içerisinde yanıyor.  Allah bizi uyarıyor:

“Ey inananlar! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun…” (Tahrim,6)

Hiçbir baba ve anne evladını bile bile ateşte atmaz. Ancak ihmalkârlıklarımız ve imanımızın zayıflığı şeytanın aldatmaları, gelecek adına bakışlarımızı ve değerlerimizi değiştirdi, ahiret kaygılarımızın zayıflamasına neden oldu. Dünyayı önceledik ahreti unuttuk. Maddeyi bulduk manayı kayıp ettik. Bu sefer İslam ahlakından uzak yetişen gençlik sorun çözen değil, sorun üreten; problemleri halleden değil, problemin bir parçası haline geliverdi.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem buyuruyor ki:

“Hepiniz çobansınız, güttüğünüz sürüden sorumlusunuz. Amir memurunun çobanıdır. Erkek ailesinin çobanıdır. Netice itibariyle hepiniz çobansınız ve hepiniz idare ettiklerinizden sorumlusunuz.” (Buhârî, Ahkâm 1, Cum’a 11, Müslim, İmâret 20)

Bugünün çocukları yarının büyükleri olacak. Onların da çocukları, çocuklarının da çocukları olacak. Aslında biz, çocuk değil geleceğin babalarını, annelerini yetiştiriyoruz. Bizlerin ihmalkârlığı belki kaç kuşağın hayatını etkileyecek. Bu nedenle bizlere emanet edilen çocuklarımızın maddi ihtiyaçlarını karşıladığımız gibi manevi ihtiyaçlarını da karşılamamız gerekir.

Çocukların bizler üzerindeki haklarının en önemlisi hiç şüphesiz onların eğitimidir.  Onları ilim sahibi, ilmiyle amil, ahlaklı, edepli bir insan olarak yetiştirdiğimiz zaman öldüğümüzde de amel defterimiz kapanmayacak onların yapmış olduğu bütün salih amellerden bizler de hissedar olacağız.

Peygamberimiz aleyhisselatu vesselam buyuruyorlar ki:

“İnsan öldüğü zam üç şey dışında ameli (sevap yazılması) kesilir. Sadaka-i cariye, kendisiyle faydalanılan ilim ve kendisine dua eden salih evlat.” (Müslim, Vasiyyet 14)

Bu nedenle yaz kursları hepimiz için büyük bir fırsattır.  Bu hususta camilerde çocuklarımızın Kur’an’la tanışması, ahlak ve edep öğrenmesi için başta biz velilere ağır görevler düşüyor.  Cami ve Kur’an kurslarına çocuklar büyük bir hevesle ve heyecanla koştuklarında onları kucaklamalı, alınlarından öpmeli, belki çeşitli hediyelerle onları onurlandırmalıyız. Namaz kılarken ufak- tefek yaramazlıklarını anlayışla karşılamalıyız.

Çocuk çocukluğunu yaşarken annesinin namazdaki halini gözlemliyor, babasının önüne, amcasının arkasına geçerken namazı anlam dünyasına yerleştirmeye çalışıyor. Bazen de fotoğraf çeker gibi büyüklerinin önüne geçerek poz yakalamaya çalışıyor. Çünkü çektiği her fotoğrafı kulluk defterine, hayat anlayışına değer olarak kayıt edecek. Biz büyükler namazın farkında olmuş isek, onun önemine vâkıf olduysak bırakalım çocuklar camiyi, cemaati, minberi, mihrabı, bir çırak edasıyla incelesin. Yoksa o çocukların kadrajına çatık kaşımızla, eli yumruklu, çocuklara kızıp bağıran, onları camiden kovan halimizle yakalanırız da yarın lehimize rûz-i mahşerde delil olarak koyarlar…

Peygamber’in mescidinde ağlayan çocuk da vardı, onun annesi de; genci de vardı, yaşlısı da. Aynı tekbirin coşkusunu, aynı secdenin heyecanını yaşıyorlardı hep beraber.  Biz, hutbe irat ederken koşa koşa kendisine doğru gelen torunlarını karşılamak için hutbeden inip onları kucağına alarak tekrar hutbesine devam eden Peygamberin ümmetiyiz. 

Secdeyken sırtına torunları bindiklerinde heveslerini alsınlar diye secdesini uzatan, namaza durduğunda ağlayan bir çocuk nedeniyle, annesi ilgilensin diye namazı acele kıldıran bir Peygamberin yolunu yol edinmiş ümmetiz. Aynı peygamber sabahlara kadar, ayakları şişinceye dek namaz kılıyor, namaz yaklaştığında Allah korkusundan kalbinden tencere fokurtusu gibi sesler geliyor, öyle namaza odaklanıyor ki yanındakileri bile tanımıyor ancak namaz esnasında bir çocuk bacaklarının arasından geçmeye çalışınca kolayca geçsin diye bacaklarını açıyor.  Allah Resulünün bu hali çocuklara gösterdiği ilgi ve alakanın, onlara namazı, ibadeti sevdirmenin öneminden başka ne ile izah edeceksiniz?

Çocuklarla çocuk, yaşlıyla yaşlı olan Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vesellem, eğitim ve öğretimin herkesin kabiliyeti ve donanımına uygun bir üslupta olması gerektiğini gösteriyor.

Gülistan: Hocam her yaz dönemi Kur’an kursları için Diyanet İşleri Başkanlığı bir slogan belirliyor, bu sloganla cami ve çocuk üzerinde farkındalık oluşturmaya çalışıyor. Bu seneki tema ise “Camiler Çocuklarla Dolsun, Ahlakı Kur’an olsun”  Bu bağlamda çocuk, cami ve Kur’an ahlakı üzerine söylemek istedikleriniz nelerdir?

Abdullatif ACAR: Her çocuk aslında fıtratı gereği İslam üzere, günahsız olarak doğar ancak zamanla anne ve babası başta olmak üzere çevresi, arkadaşları onun inanç, fikir ve hayat anlayışını etkiler.  Bu etkileşim çoğu zaman bizim kontrolümüzde olmayabilir.  Bu nedenle evlatlarımızı başkaları etkilemeden önce biz onlar üzerinde etkili olmaya gayret etmeliyiz.

Hayat boşluğu kabul etmiyor. Siz evlatlarınızı fıtratlarına uygun bir donanıma sahip, ahlaklı bir birey olarak yetiştiremezseniz, farklı mihraklar ve kötü niyetli insanlar onları kendi idealleri uğurunda kullanmaktan çekinmeyeceklerdir. Bu nedenlerle ilk olarak yapmamız gereken şey; çocuklarımızı Kur’an ahlakıyla tanıştırmaktır.

“Sizin en hayırlınız Kur’an’ı öğreten ve öğrenendir,” (Buharî, Fedailü’l-Kur’ân 21; Tirmizî, Fedailü’l-Kur’ân 15; İbnu Mace, Mukaddime 16) Nebevî uyarısı, hayırlı bir insan olmanın ve hayırlı evlat yetiştirmenin yolunu gösteriyor.  Çünkü Kur’an bizim kurtuluş reçetemizdir. Ona uyan, hak ve hakikatle buluşur. Onu rehber edinen yolunu şaşırmaz, onunla amel edenin ahlakı en güzel olur.

Çocuklarımız için hiçbir fedakârlıktan kaçınmıyor, onların geleceği için birçok şey yapmayı göze alıyoruz. Hâlbuki onlara bırakacağımız en büyük miras mal, mülk değil, huzur ve saadetin asıl kaynağı olan güzel ahlaktır.

Peygamberimiz buyuruyor ki:

“Hiçbir baba, çocuğuna güzel ahlaktan daha güzel bir miras bırakmamıştır.” (Tirmizî, Birr, 33; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV,77)

Peygamber efendimizin aleyhissalatu vesselam hayatı herkes için en büyük örnektir. O ahlakı en güzel olandır çünkü onun ahlakı Kur’an’dır. Kur’an’ın ahkamını bire bir uygulayandır, O.

Yaz döneminde camiler ve Kur’an kursları bir defa daha çocukların cıvıl cıvıl sesleriyle şenlenirken okudukları Kur’an’la güzelleşen ahlakları nedeniyle de başta aileler olmak üzere toplumu, sokakları, mahalleleri, neşelendirecek, insanlara huzur vesilesi olacaklar.  Kuran okumak, onu anlamak, onula amel etmek her müminin şiarı olmalı.

Çocuklar büyüdüklerinde bazı şeyleri yaptırmanız zorlaşır. Bu dönemler bu nedenle bir fırsattır. Boş bir kaset gibi her şeyi almaya daha yatkın ve kabiliyetli olan evlatlarımızın dimağlarını Kur’an’la doldurmalıyız. Hz. Ali radıyallahu anh diyor ki:

“Çocuğun kalbi ekilmemiş tarlaya benzer; ne eksen tutar.”

Evet ne ekersek onu biçeriz; diken eken diken, gül eken gül biçer.  Güzel ahlak eken, ahlak terbiye, edep eken terbiye biçer. Öyleyse var mıyız bu yaz çocuklarımızın kalplerine hep beraber güzel şeyler ekmeye?

Gülistan: Hocam bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim.

 Abdullatif ACAR: Ben teşekkür ederim bu fırsatı bana tanıdığınız için.

REKLAM ALANI
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ