Allah-u Teâlâ’nın Habibi, gül yüzlü, misk kokulu Efendimizin yaşadığı asır, Asrı Saadet, yani mutluluk asrı idi... Ona iman edenler mutluluk deryasında yüzerlerdi...
Zengin mesuttu, fakir mesuttu... Çocuk, genç, ihtiyar, herkes sonsuz mutluluklar deryasında yüzerlerdi... Gönlünde gam kasvet olan sahabe, hemen O'nun sohbetine koşar. O'nun gül cemaline bakar, cennet pınarı gibi sohbetini dinler, böylece, bir anda dünyanın en bahtiyar insanı olurdu...
Mus’ab radıyallahu anh, Mekke'nin en zengin ailesinin oğlu idi... Ama her şeyini feda edip Resulullah'ın yanına koştu. Fakir yaşadı ama mutluluğun zirvelerine tırmandı...
Evet, O'nu görmek, O'nunla beraber olmak, mutluluğun en zirve noktasıydı... O’nun vefatından sonra, sahabeler bir an önce ölüp O’na kavuşmaya can attılar...
Aişe-i Sıddıka vasiyet etmişti ki tabutunda hurma dalları yaksınlar. Araplar gelin olan kızlarını, hurma dalları yakarak yolcularlardı. Yani Aişe-i Sıddıka validemiz, vefatına düğüne gider gibi gidiyordu...
Efendimiz'den sonra müminler, O’nun görememenin hasretiyle yandılar. Hasret doruğa çıkınca, O Sevgili'yi rüyalarında gördüler. Bu âşıklardan bazıları Habibullah'ı her gece rüyada görürdü...
Üsküdar'da yatan Muhammed Kurban Nasuhî Hazretleri, o kadar çok rüyada Resulullah'ı görürdü ki... O Güzeller Güzeli'ni, anlata anlata bitiremezdi. Bazı Allah dostları ise O'nu uyanıkken görürler...
Meselâ asrımızın manevî yıldızlarından Mahmut Efendi Hazretleri, Maltepe'de, hastanede ağır hasta yatıyordu. Birden yanındakilere; “Beni ayağa kaldırınız” buyurdu. “Ne oldu Efendi hazretleri?” Diye sorduklarında dedi ki: “Resulullah geldi, beni ayağa kaldırın.”
O'nu görmek, rüyada...
O’nu görmek, uyanıkken kalp gözüyle...
O’nun nur cemaline bakmak...
Ciğeri püryan olmak...
O’nun aşkıyla yanmak, kavrulmak...
Ne güzel bir dert bu...
Allah’ım cümlemize nasip eyle... (Âmin)
O’nun derdiyle dertlenmeli, Ümmet-i Muhammed’in ıslahı ve kurtuluşu için didinmeli, hizmet etmeli…
O’nun rengine bürünmek için Sünnet-i Seniyyesine sarılmalı, O’nun gibi yaşamalı…
Her gün çokça Salâvat-ı Şerife getirmeli. O’na yaklaşmak için çok salâvat... Yüz, beşyüz, bin...
Her salâvatla O'na bir adım daha yaklaşıyoruz... Salâvat belli bir sayıya ulaşınca, bir de bakmışsın “İki Cihan Güneşi” sana tebessüm ediyor...
Rabbim! Biz günahkârlar lâyık değiliz ama sen lütfeyle... Habibin hürmetine, Habibi'nin cemalini göster Allah'ım!...
Sevgili önderimize yakın olmak için O'nun ahlâkıyla ahlaklanmaya çalışmalı;
Komşusu açken tok yatmamalı;
Yetimlerin başını okşamalı;
Gariplerin elinden tutmalı;
İman yoksullarının Muhammed Mustafa'yı tanımaları için (O'na denizlerin damlaları adedince salât ve selam olsun) çok gayret etmeli;
Vatan bir baştan bir başa gülistan olsun diye, O gül kokulu rehberimizi, insanlara bir gül demeti sunar gibi takdim etmeli...
Mutluluk, O'nu sevmede;
Mutluluk, O'na uymada;
Mutluluk, Üsve-i Hasene'nin ahlâkıyla süslenmeye çalışmakta...
Asr-ı Saadet’in, mutluluk asrının mimarına sonsuz salât ve selâm olsun...
O'nu örnek alanlara dualar, selâmlar, muhabbetler olsun...
Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl,
Muhammedsiz muhabbetten ne hâsıl?
O'na, kırları süsleyen güller, sümbüller, lâleler adedince salât ve selâm olsun...