www.gulistandergisi.com
Ana Sayfa
Bize Ulaşın
Sık Kullanılanlara Ekle
AYLIK İLİM FİKİR VE KÜLTÜR DERGİSİ     
05 Eylül 2010 Pazar
EDİTOR'DEN
KAPAK KONULARI
RÖPORTAJ
SOHBET
ARAŞTIRMA
YORUM - MAKALE
 
Gülistan Dergisi  »  Ana Menü  »  Araştırma
MODERN ÇAĞDA VELâYET ANLAYIŞLARI -I-
 112. Sayı
 Nisan 2010
Medeniyetimizin sağlam temeli ‘takva’
 


Modernizmle birlikte algılarımız değişti. İki yüz senedir bizim (Müslümanların); dünyaya, kâinata, olaylara, yaşama bakışımız değiştirilmeye çalışılıyor. Hâlbuki Osmanlı’dan Endülüs’e kadar yayılan geniş coğrafyada, biz kendi algılarımızla, kendi kültürümüzle, kendi medeniyetimizle büyümüş bir geçmişe sahibiz.

Bu geçmişin direnç noktası ise “dünya din” ilişkisi. Dünya din ilişkisinin ana geçiş noktası ise iman ve takva boyutu. Eğer takvayı ve kulluğu, basit birer algıdan ibaret hale getirirsek bu, geçmişimize ve kendimize yapacağımız en büyük ihanet olur. Kulluk ve takvanın getirisi olan velâyet ise bizim bin dört yüz senedir hayatımızı şekillendiriyor.

Ne var ki zihnimizdeki velâyet şablonu da muhtelif vesileler ile dejenere edilmeye çalışılıyor. Bu sebeple, birkaç yazı şeklinde velâyet meselesini incelemenin uygun olacağını düşünüyoruz. Ancak “Velâyet ne demektir?” meselesinde, biz tasavvufî anlama yöneleceğiz.

“Bilesiniz ki Allah’ın dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de. Onlar Allah'a inanmış ve O'na karşı gelmekten sakınmışlardır.” (Yunus; 62-63)

Ayette geçen tabir “evliyaullah”tır. “Allah’ın dostu” olanlar için burada iki temel ilke vazedilmektedir: Birincisi iman, ikincisi ise takva. Burada, mümin ve müslüman farkını hatırlatmanın gereği yok. Ancak takva burada anahtardır. Takva libasını bir kenara bırakarak bu meseleleri konuşabilmek, hatta din üzerinde konuşabilmek mümkün değildir.

Takvanın ise muhteviyatı bellidir; emirleri yerine getirmek; yasaklardan sakınmaktır. İmanın, sahih bir Ehl-i Sünnet itikadına; takvanın ise şüphelilerden kaçınmayı havi olduğu izahtan varestedir.

‘Evliyaullah’ kimdir?

İmam-ı Taberî rahmetullahi aleyh tefsirinde, “Allah dostlarının” kim oldukları bahsinde, Abdullah bin Abbas ve Abdullah bin Mesud’dan naklen; “maksadın; görüldüklerinde Allah’ı hatırlatan kimseler olduğunu” beyan eder.

“Yüzlerinde secde izinden nişanları vardır.” (Fetih: 29) ayet-i kerimesi de kişinin yaptığı nafile ibadetlerin, kalbinden simasına aksedeceğini beyan eder.

Said İbni Cübeyir radıyallahu anhudan rivayet edilen hadisi şerifte ise; “Evliyaullah o kimselerdir ki görüldükleri zaman Allah hatırlanır.” (1) Bu kimselerin görüldüklerinde Allah’ın hatırlanmasının sebebi manevî kemalatlarındandır. Bir kimsenin kalbinde nurların nuru olan Allah’ın nuru olursa; o nur sahibinin yüzüne vurur.

Sûfîler; velâyet kavramını biraz daha özelleştirmişler ve bir takım hususî şartlara bağlamışlardır. Riyazet ve mücahedeyi hayatlarının merkezine alan mutasavvıflar; veliliğin olmazsa olmaz şartı olarak nefsin “etvar-ı seba” olarak tabir edilen, yedi tavrını/halini tanımayı da eklemiştir.

“Velâyet-i suğra” ve “Velâyet-i Kübra” (küçük ve büyük evliya’lık) ayrımının temel sebebi de budur. Nefsin hile ve desiselerinden kurtulmadan; Akl-ı Mead (kısaca, batini âleme yönelik akıl) ile kalbi âlemde mesafe katedilemeyeceğinden hareketle, kişinin nefis tezkiyesini velâyet anlayışlarında merkeze koymuşlardır.

Keramet ve Velâyet

Keramet, ıstılah anlamı itibarîyle mümin ve salih bir kul vasıtasıyla meydana gelen harikulâde haller demektir. Velâyet ve tasavvuf söz konusu olduğu zaman, illâ ki keramet meselesi de gündeme gelmektedir.

“Onlara dünya hayatında da, ahiret hayatında da müjdeler vardır. Allah'ın sözlerinde değişiklik yoktur. İşte bu, en büyük kurtuluştur.” (Yunus 64)

Bu ayetin tefsirinde Elmalılı Hamdi Yazır Efendi, dünyadaki müjdeden kastın keramet olduğunu zikrederek; evliyaullahın kerametinin hak olduğunu beyan buyurmaktadır.

Nitekim Hazreti Meryem’in kuru hurma ağacını sallayıp yaş hurma dökülmesi (Meryem, 24-26) ve mihrapta inzivadayken yanında sürekli yemek ve meyve olması (Âli İmran 37) keramete delil olarak getirilen bir diğer ayettir. Hz. Meryem’in yanında yazın kış meyveleri, kışında yaz meyveleri olduğunu Mücahid nakleder. (2). Mihrapta inzivadayken Hazret-i Meryem’e gelen meyvenin olağanüstü yollarla gelmiş olması gerekmektedir. Zira burada bir övgü/taltif vardır ve doğal yollar ile getirilmiş bir yiyecekte bir ikram (keramet) mevzu bahis değildir. (3)

“Kitaptan ilmi olan kimse ise ‘Gözünü açıp kapamadan, ben onu sana getiririm’ dedi. (Süleyman) onu (Melike'nin tahtını) yanı başına yerleşivermiş görünce, ‘Bu, dedi, şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak üzere Rabbimin (gösterdiği) lütfundandır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur; nankörlük edene gelince, o bilsin ki Rabbim müstağnidir, çok kerem sahibidir.” (Neml 40)

 


Müfessirler, bu ayette zikredilen kişinin Asaf bin Berhiya olduğu ve O’nun sadık ve salih bir kul olduğunu beyan ederler. İbn-i Kesir tefsirinde zikredildiğine göre, Asaf bin Berhiya “İsmi Azam”a muttali bir zattır. “Kitaptan ilmi olan” kısmıyla da kimi müfessirler, bu zatın “ilm-i ledün” sahibi bir insan olduğunu istihrac etmişlerdir. Ancak tefsirler içinde en ilgi çekici yorum Seyyid Kutub’tan gelmektedir. “Fi Zilalil Kuran” isimli tefsirinde, bu ayetin yorumu ile alakalı olarak Seyyid Kutub şunları yazmaktadır:

“Bu evrende bilmediğimiz nice sırlar, kullanmadığımız nice kuvvetler, enerjiler vardır. Aynı şekilde insanın bünyesinde nice sırlar ve kuvvetler vardır ki, henüz onları keşfedebilmiş değiliz. Ne zaman ki yüce Allah kullarından birine bu sırlardan birini açar, bu kuvvetlerden birini hizmetine verirse, o zaman hayatta alışılmışın dışında olağanüstü bir olay meydana getirir. Yüce Allah'ın imkân vermediği hiç bir kulun gerçekleştiremeyeceği bu olaylar, O'nun izni, plânı ve dilemesi sonucu bu adamın eliyle meydana gelmiştir.”

“Yanında bir parça kitap bilgisi olan bu adam, sahip olduğu ilimle meydana gelen harika olayın oluşması için gereken bazı evrensel sırları ve kuvvetleri elde etmeye kendisini hazırlamış bulunuyordu. Çünkü elde ettiği Kitap bilgisi kalbini, Rabb'ine öyle bağlamıştı ki, bu onu donatılacağı kuvvetlere ve sırlara karşı duyarlı kılması ve Allah'ın kendisine bağışladığı kuvvetleri ve sırları kullanmaya hazır hale getirmişti.”

Acaba bunları yazan Seyyid Kutub değil de mutasavvıflardan birisi olsaydı acaba hakkına neler söylerlerdi? Bu tür ayetlerin tefsirinde farklı tutumlara ileride değineceğim, inşaallah. Ancak burada asıl dikkat çekici olan Asaf bin Berhiya’nın hitabıdır. Ayetin metninden anlaşıldığı üzere, yaptığının farkındadır ve dolayısıyla tasavvuf ıstılahında bu işin ismi “tasarruf”tur.

Burada şöyle bir soru gelebilir; “Ayette geçen ilim sahibi kişi nebi olabilir mi?” Bazı müfessirler, bu soruya müspet cevap vermiş olsalar bile tefsir ile uğraşanların çoğunluğu, Asaf bin Berhiya’nın salih bir kul olduğu hususunda fikrindedir. Kuran-ı Kerim’in açıkça nebi demediği bir şahsa, nebi veya resul demek de en hafif tabiriyle haddi aşmak olur. Kaldı ki bu ilim sahibi kişinin, nübüvvet ya da risaletine dair hadislerde de herhangi bir kayıt mevcut değildir.

Keramet - Velâyet meselesi

Yukarıda da belirttiğimiz gibi keramet; salih amel sahibi müminlere Allah’ın bir ikramıdır. İman Sahibi olmayan veya salih ameli bulunmayan insanların gösterdikleri olağan dışı hallere kerâmet denilemez. Namaz dahi kılmayan bir takım insanlardan sadır olan harikulâde hallere “istidrac” denilir. (4) Allah’a asi olanların elinde bu tür hallerin meydana gelmesinin sebebi azaplarını artırmak içindir.

“Âyetlerimizi yalan sayanları Biz, bilmeyecekleri noktalardan yavaş yavaş helâke yaklaştırırız.” (Araf/182) Burada ayırıcı en önemli özellik, imandır.

Yine, bazı tarikatlarda olan ateş üzerinde yürümek veya kızgın demir yalamak gibi haller, salih müminlerin elinde zuhur ediyorsa keramettir. Bu hâdiseye şahit olan kimselere düşen eğer aksi bir delilleri (kerametin zuhur ettiği şahsın imani nakıslığı veya ameli hataları gibi) yoksa hüsnü zan edip sükût etmeleridir (olumlu veya olumsuz görüş beyan etmemek).

Kerâmet göstermek, velâyetin olmazsa olmaz şartı değildir. İslâm âlimleri, en büyük keramet olarak “Şer’i Şerif”i istikamet üzere yaşamayı kabul etmişlerdir. Nitekim ayeti celilede “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” buyrulmaktadır. (Hud, 112).

Avama göre keramet, kalpten geçenleri bilmek veya aynı anda birden fazla yerde olmak gibi şeylerdir. Bunlara büyükler itibar etmezler. Havas; marifette yakin, amelde ihlâs, ibadette ihsan gibi manevî/kalbi kerametlere ihtimam gösterirler. Çünkü kulluğun hakikati ve Allah’ın yardımının gerçek işaretleri bunlardır.

Evliyaullahın keramet göstermesi vacip olmadığı gibi; enbiyanın istendiğinde keramet göstermesi vaciptir. Mucizenin izharı şart olduğu halde kerametin setredilmesi, gizlenmesi şarttır. Bir velinin göstermiş olduğu keramet, aynı zamanda bağlı olduğu nebinin mucizesidir. Velâyet, risaletin de bir delilidir. Risaletin tebliğ ettiği iman hakikatlerini, velâyet bir nevi kalbî müşahede ve ruhanî zevk ile aynelyakîn ve hakkel yakin derecesinde görür, tasdîk eder. (5)
(devam edecek)

Dipnotlar: 1- Nesai; “Sünen”, Tefsir, (6/362). 2- Es-Sabuni, “Safvetü’t Tefasir”, 1/371-372. 3- Alûsî, “Rûhu'l Meânî”, c. III. s. 144. 4- Ömer Ziyaeddin Dağistani, “Tasavvufi Fetvalar”, s. 185. 5- Said-i Nursi, “Mektubat”, s. 444.
AHMET HALİLOĞLU
 Geri Dön
Bu yazı şimdiye kadar 259 defa okundu
 
 Yorumlar (0)
 

www.gulistandergisi.com
Ana Sayfa
Künyemiz
Abonelik
Mail Listesi
Bize Ulaşın
Arşiv
Ziyaretçi Defteri
SON EKLENENLER

www.gulistandergisi.com