Abdullah Çetin Farukî Hazretleri, Milâdî 1936, Hicri 1356 yılında Siirt'te dünyaya gelmiştir. Abdullah Çetin adı, Fârûkî ise resmi soyadıdır.
Gençliğinin ilk yıllarında, 1954 senesinde, Bitlis'ten Muş'a göç ederler. 1954–1957 yılları arası gördüğü manevi rüyalarla tasavvuf yoluna sülük ederek İslam’a hizmet edeceği kendisine işaret edilmiştir…
Hoca Efendi rahmetullahi aleyh, 1957 yılında askerliğini İzmir'de yaptıktan sonra, 1962 yılında, ailece Muş'tan Malatya'ya hicret etmişlerdir. 1963’te muhterem babaları vefat ettikten sonra, kendisini tamamen bütün varlığı ve benliği ile İslam dinini anlamaya ve yaşamaya adamıştır. Bu esnada, dört mezhep fıkhında yetkin bir yere sahip olan Allâme Şeyh Muhammed Hazin (r.aleyh)’in manevi yolunun devam ettiricisi olan muhterem Arif-i billâh, ilahi aşk bağlısı Şeyh Alâaddin Fersâfi (r.aleyh)’e intisap etmiştir.
Hoca Efendinin ilk evliliğinden iki evlâdı dünyaya gelmiştir. İlk hanımı vefat edince, ikinci bir evlilik daha yapmış ve Münevver Hanımla olan evliliğinden iki evlâdı daha dünyaya gelmiştir.
Hoca Efendi, Fârûkiyye İlim Araştırma Yayma ve Yardımlaşma Vakfı’nı kurmuş ve bu vakfın yayın organı olan Özlenen Fark dergisinin de başyazarlığını yapmıştır.
Tasavvuf ilmindeki yeri
Hoca Efendinin tasavvuf yoluna adım attığında tanıştığı üstadı Alâaddin Fersafi Hazretleridir. Fersafi Hazretleri, İslam'ı yaymak ve kalplere Allah sevgisini aşılamak için bütün Anadolu’yu ve Ortadoğu ülkelerini de içine alan geniş bir coğrafyada tanınan ve etkinliği olan, son derece yaşlı olmasına rağmen, gayret ve cehdini tükenmez bir enerji ile sürdüren çok müstesna, çok mübarek bir zattır.
Alâaddin Fersâfi Hazretleri, Irak'ta Halepçe'ye bağlı Bağa köyünde ikamet eden, yüksek hasletlerle donatılmış, mânevi nazar ve hâlleri çok yüksek olan Şâh Muhammed Ali Hüsâmeddin'in bağlısıdır.
Onun bir ötesindeki halkada ise Seyyid Abdulkadir Geylani kuddise sirruh Hazretlerinden gelen bütün mübarek kolların Anadolu'da yayıcısı olan Mevlâna Hâlid-i Bağdadî kuddise sirruhunun halifelerinden Osman Siraceddin-i Tavili (r.aleyh) bulunmaktadır. Bu silsile, Abdullah Fârûki Hoca Efendinin vârisi bulunduğu Halidî silsilesidir.
Fakat o, Nakşibendiyye tasavvuf okulunun farklı bir diğer silsilesine de vâris olmuştur ki bu silsile Hz. Ömer radıyallahu anhın soyundan gelenlerin devam ettirdiği Müceddidi bir silsiledir; bu silsilenin icazeti de 1976 yılında, Kayseri'de mukim olan ve İmam-ı Rabbani Hazretlerinin torunlarından Şeyh Abdulhalil Müceddidi rahmetullahi aleyh tarafından kendisine tevdi edilmiştir.
Bilindiği üzere İmâm-ı Rabbâni kuddise sirruh, Hz. Ömer’in soyundandır ve bu silsile, sâdece Hz. Ömer’in soyundan olanlarca sürdürülmüş bir silsile olması bakımından, tasavvuf tarihinde ayrıcalıklı bir yere sâhiptir.
Abdulhâlil Müceddidi Hazretleri, Çin Türkistan’ındaki zulümlerden kaçarak uzun bir yolculuktan sonra, Türkiye'ye sığınan Doğu Türkistanlılardandır. Kayseri'ye yerleştirilmişler ve burada irşat faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Doksan yaşını aşkın bir pir-i fâni olmasına rağmen, ders halkasını sürekli canlı tutar, evine misafir geldiğinde çocuklar dâhil, kapı dibinde oturarak ağırlar ve hizmetlerini bizzat kendisi yapardı.
Bu muhterem zat, Fârûkî Hoca Efendi ile bir görüşmesi esnasında kendisine; “Biz akrabayız, dolayısıyla Hz. Ömer'in de torunuyuz.” Demiş ve Hoca Efendiye ders vermek istediğini söylemişti. Fârûkî Hoca Efendi ise; “Akraba olmak münasebetiyle size ölünceye kadar hizmet ederim. Fakat sizden ders almam mümkün değildir. Çünkü bizzat Peygamber Efendimiz (sav)den manen ders almış bulunuyorum…” diyerek mazeretini kabul etmesini ister.
Bunun üzerine, Abdulhâlil Müceddidi Hazretleri, gözyaşlarını tutamayarak ağlamış, torunlarını ve bütün yakınlarını yanına çağırarak, Abdullah Fârûkî Hoca Efendi’den kendilerine dua etmelerini istemiştir.
Fârûkî Hoca Efendi, bu olaydan sonra Hacca gitmiş, dönüşte kendisini çeşitli hediyelerle ziyaret ettiğinde, Abdulhâlil Müceddidi Hazretleri O'na şöyle demiştir: “Oğlum, Sen hacca gittikten sonra, ceddimiz İmam-ı Rabbani Hazretleri iki defa gelerek, bendeki icazeti sana vermemi istedi ve senin için; ‘O da benim oğlumdur ve benim yolumu devam ettirecektir’ dedi.”
Bunun üzerine, Abdullah Fârûkî Hazretleri onun verdiği Müceddidi icazetnamesini kabul etmiş ve bundan sonra da “el-Müceddidi” nisbesiyle meşhur olmuştur. Bu zat, ayrıca Hoca Efendi’nin Seyyid Abdülkâdir Geylâni Hazretleri'nden aldığı manevî icazeti de tasdik ederek, bu yolla da kendisine icazet vermiştir.
1982 yılında, manevi bir işaretle Malatya'dan Ankara'ya hicret eden Hoca Efendi, Hacı Bayramı Veli (ks) Hazretlerinin doğup büyüdüğü Solfasol (Zülfadıl) semtine yerleşmiş ve vefat edinceye kadar, buradaki külliyesinde irşat çalışmalarını sürdürmüştür.
Hoca Efendi, zahirî ve manevî icazetlerine vâris olduğu Kâdiriyye, Nakşibendiyye-i Müceddidiyye, Nakşıbendiyye-i Hâlidiyye, Dussûkiyye, Bedeviye, Şâzeliyye, Mevleviyye ve Bayramiyye'den ders vermekte idiler. Vârisi olduğu silsileler, sağlığında basılmış bulunan “İslam'da Zikir ve Râbıta” adlı eserinin sonunda gösterilmiştir.
Hoca Efendi üveysî olması hasebiyle, manen Hazreti Seyyid Abdulkadir Geylani Hazretleri’nden istifade etmekteydiler.
İlmi derecesi
Abdulkadir Geylani Hazretleri'nin manevî işaret ve telkinleriyle, hâdis ilmine aşk ve şevk ile eğilmişti. Hafızasında, birçok hâdisi şerif, metin ve tercümeleriyle birlikte toplanmıştı. Kendisi hadis ilmine büyük bir önem verdiği için talebelerini de hadîs ilmine teşvîk eder, her sohbetinde mutlaka ezberden hadîs okutturur ve anlamlarını verdirirdi.
Sohbet ve derslerinde, fıkıh ve akaid ilmine de geniş yer verirdi. Talebelerinin ilimle iştigal etmeye en az vakti olanlarına bile, zarurî ilmihâl bilgilerini, sohbet ve tekrar metoduyla öğretmiş ve onları bu konuda hassas olmaya teşvik etmiştir. Kendisi Hanefî mezhebinden olmasına rağmen, Hanefî fıkhı ile birlikte, Şafiî fıkhı alanında da geniş bilgi sahibiydi.
Ayrıca, son yıllarda gündemi çokça meşgul eden ve tartışmalara sebep olan Cuma namazı, zuhr-i ahir, rüyet-i hilâl, biat, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin ebeveyni gibi bazı fıkhî/akaidi konularda kaleme aldığı risalelerle, Müslümanları irşat fonksiyonunu son derece ilmî bir şekilde icra etmişlerdi.
Son zamanlarında kaleme aldığı tasavvufî-ledünni ayet tefsirleri de Özlenen Fark dergisinde yayınlanmış ve erbabı arasında büyük ilgi görmüştü. Bu tefsirlerden bir kısmı, Hoca Efendi'nin bir Mısır seyahati esnasında Ezher Üniversitesi’nin tefsir hocalarına takdim edilmiş ve Arapça’ya tercüme edilmiştir.
Hadis, tefsir, fıkıh, akâid ve tasavvuf gibi temel İslamî ilimlerde hisse sahibi olan Fârûkî Hoca Efendi, yazmış olduğu risalelerini sağlığında kitaplaştırmış ve bunlara Farukiye Vakfı yayınlarının arasında yayınlamıştır. Vefatına yakın basıma hazırladığı eserlerinin de olduğu bilinmekte ve ilerleyen zamanlarda, talebeleri tarafından basılmak üzere yayına hazırlanmaktadır.
Zühd ve İbadet anlayışı
Hoca Efendi'nin tasavvuf anlayışı, Kur'an ve Sünnet’e sıkı sıkıya bağlılık esasına dayalıydı. Kur'anî yasaklardan şiddetle kaçınır, Kur'anî emirleri titizlikle yerine getirir, bunları sünnetler ve nafilelerle desteklerdi.
Namazların vaktinde ve cemaatle kılınmasına büyük önem verir; kaza namazı olanların, sünnet namazlarda kazaya niyet ederek, bir an önce borçlarından kurtulmalarını tavsiye ederdi. Yine, vitir namazını ise sünnet olduğu üzere gecenin son vaktinde kılar ve etrafındakilere, mümkün mertebe böyle kılmalarını söylerdi.
Fârûkî Hoca Efendi, farz ve vaciplere uyma konusundaki hassasiyetini, sünnetlere uyma konusunda da gösterirdi. Ayrıca edep kaidelerine çok önem verir, sık sık “Edeb yâ Hû” şiârını dile getirirdi. Kendisini anlayamayıp tavır ve düşüncelerini tenkit edenler dahi, ondaki bu edep güzelliğine hayran olur, takdirlerini dile getirme mecburiyeti hissederlerdi.
Çünkü o; “Rabbim beni edeplendirdi, ne güzel edeplendirdi” hadisi Nebevîsini, kendisine örnek edinerek, en güzel bir biçimde içine sindirmiş bir edep abidesiydi. Bu alanda “Zâhirî ve Bâtınî Edebler” adlı bir eser kaleme almıştır ki fıkıh, sünnet ve tasavvufî ahlâk konularını ele almaktadır.
Hoca Efendi'nin çok önem verdiği sünnet ibadetlerden biri de itikâf idi. 1971'den itibaren, bu ibadeti hiç terk etmemişlerdi. Mânevî terbiyedeki önemine binaen, talebelerine en çok tavsiye ettiği ibâdetlerden biri de yine îtikaf ibâdeti idi.
Tespih ve evrad anlayışında, salâvatı şerifelerin ayrıcalıklı bir yeri vardı. Çok salâvat getirme ve bunu artırmaya büyük önem verir, ayeti kerimeyle Müslümanlara vacip kılınmış olan bu dua cümlelerinin önemini sık sık vurgulardı.
Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellemin işaretleriyle hazırladığı bir salâvat metni bulunması, onun bu alandaki hassasiyetini ortaya koymaktadır. Bu salâvata “Salât-ı Fârûkiye” adı verilmiştir. Zaten kendisi Pîrân Hazerâtının da salâvatlarını ihtiva eden bir salâvat kitabı hazırlamış, bunları haftanın günlerine göre tasnif etmiş ve burada salâvatlara tercümeleriyle birlikte yer vermiştir. “Salâvat-ı Şerife-i Fârûkiyye” adlı bu eserin iki baskısı yapılmıştır.
Tasavvufî irşat metodunda, zikir ibadetinin önemli bir yeri vardır. O hem cehri (açıktan), hem de hafi (gizli) zikri icra etmiş ve insanların mizaçlarına göre, bu ibadetten faydalanmalarını sağlamışlardır. Zikir halkalarını, sohbet ve hâdis dersleriyle besler, bu meclislerde insanlar hem nefis terbiyesi hem de bilgi zenginliği elde ederlerdi.
Vefatı
Bir müddet ayaklarındaki romatizma sebebiyle yürümekte zorluk çeken Hoca Efendi, insanüstü bir gayretle acılarına aldırmıyor ve çalışmalarını, yolculuklarını bütün canlılığıyla sürdürüyordu.
Daha önce bir kalp ameliyatı da geçirmiş olan Hoca Efendi, manevi değerlerimize saldıran bir televizyon programına cevap vermek için telefonla katılmış, hem Resulullah sallallahu aleyhi vesellem hem de kendisine yapılan seviyesizce sataşmalara daha fazla dayanamayarak kalp krizi geçirmiş, hastaneye kaldırılmışsa da kurtarılamayarak, Yüce Hakk'ın rahmetine kavuşmuştur.
Abdullah Fârûkî el-Müceddidî Hoca Efendi, 11 Aralık 1999 tarihinde, cumartesiyi pazara bağlayan gece vefat etmiştir. Allah gani gani rahmet eylesin ve bizleri şefaatlerine nail eylesin. (Âmin)