www.gulistandergisi.com
Ana Sayfa
Bize Ulaşın
Sık Kullanılanlara Ekle
AYLIK İLİM FİKİR VE KÜLTÜR DERGİSİ     
31 Temmuz 2014 Perşembe
EDİTOR'DEN
KAPAK KONULARI
RÖPORTAJ
SOHBET
ARAŞTIRMA
YORUM - MAKALE
 
Gülistan Dergisi  »  Köşe Yazıları  »  Tefekkür Bahçesi
ALLAH’IN DOSTLARI VE ŞEYTAN’IN DOSTLARI
 99. Sayı
 Mart 2009
Allah’ın dostlarının özellikleri

İnsanlar arasında Allah dostları bulunduğu gibi şeytanın da dostları vardır.

Biz burada, sırasıyla, Allah’ın (celle celaluhu) dostlarının özellikleri ve onları tanıma yollarını, sonra da şeytanın dostlarının saptırıcı ve atlatıcı ikiyüzlülüklerini izah etmeye çalışacağız.

Allah’ın dostları; sadece Allah’tan korkarlar. “Hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar.” Onlar, yaşadıkları sürece yalnız Allah’a tevekkül ederler. Onlar, sadece Allah’ın emirlerine itaat eden müminlerdir. Bu konuda Allah Teala şöyle buyurur;

“(İyi bilinmelidir ki) Allah’ın dostlarına hiçbir korku yoktur ve onlar üzülecek de değildirler. Onlar, iman edip (gerektiği gibi Allah’tan) sakınanlardır.” (Yunus, 63)
Ebu Hureyre (radıyallahu anh) Allah’ın Resulünden şunları nakleder: “Yüce Allah’ım bana buyurdu ki: ‘Kim benim bir dostuma düşmanlık ederse bana karşı savaş açmıştır. Kulum bana ancak emrettiğim ve farz kıldığım ibadetle yaklaşır. Ve devamlı nafile ibadetlerle bana yakın düşer. Öyle ki ben de onu sevmeye başlarım. Onu sevince de duyan kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Artık o benimle duyar, benimle görür, benimle tutar, benimle yürür. (Yani görmesi, işitmesi, tutması ve yürümesinde hep benimledir, benim rızamı düşünür.) Benden bir şey isterse elbette ki veririm. Bana sığınırsa onu korurum...” (Buhârî)
 

Tirmizi’nin kaydettiği bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “İman konusunda en sağlam tutanak, Allah için sevmek, Allah için buğzetmektir.”
Ebu Davud’un kaydettiği bir hadiste de şöyle buyrulmaktadır:
“Kim Allah için sever, Allah için buğzeder, Allah için infak ederse gerçekten de o kimse imanını tamamlamıştır.”

Örnek insanlar; İmamlar, önderler


İslam tarihi, sabır abidesi olan Allah dostlarının şerefli ve erdemli örnek davranışlarıyla doludur. Resul-i Ekrem (aleyhissalatu vesselam) ve Sahabe-i Kiram’dan sonra, bu konuda en güzel örnek, İmam Ebu Hanife’dir (rahmetullahi aleyh). O, yaşamıyla ve ilmi ile amil olması noktasında, bizim için güzel bir örnektir.

Hadisteki tabirle, “Isırıcı” (Eduden)* müslüman sultanlar, kendisinden Şeyhülislam olmasını istemiş ve bu konuda hayli ısrarcı olmuşlardır. Ama İmam Ebu Hanife, tüm ısrarlara rağmen reddetmiş ve “Ben sizin bidat ve zulmünüze ortak olamam” demiştir. Bunun üzerine, İmam Ebu Hanife zindana atılmış ve kendisine her gün yüz sopa vurulmuş ama asla inandığından taviz vermemiştir. Ve yapılan tüm işkencelere rağmen kabul etmeyip şehit olmuştur.

Allah dostlarının bir başka özellikleri de yapacakları bir yanlışın veya sığınacakları bir ruhsatın, kendilerinden sonra gelecek müslümanlara yanlış bir örnek teşkil edecek olmasıdır. Esasında, bir insan çok eziyet görse “elfazu küfr” (dinden çıkaran sözler) dahi söyleyebilir. Ama önder olan Allah dostları, buna bile tevessül etmemişlerdir. Canları pahasına da olsa hakkı söylemekten çekinmemişlerdir.

Benzer baskılara maruz kalan İmam Şafii (r.aleyh), Yemen’den at üzerine bağlanarak ta Bağdat’a kadar getirilmişti. O Bağdat’ta attan indirilirken, ölü mü sağ mı belli değildi. Ama onca eziyete rağmen, vaziyete göre hareket etmedi. Daha sonra, Mısır’a sürgün edilmiş ve geri kalan ömrünü orada geçirmişti. Bu konuda çokça örnekler vardır.

İmam Musa Kazım’ın zindanda zehirletilerek şehit edilmesi; İmam Rabbani’nin Ekber Şah’a karşı şanlı kıyamı; Büyük mutasavvıf Feridüddin Attar’ın Tatarlara karşı verdiği mücadele ve şahadetiyle sonuçlanması gibi daha nice örnek, tarihimizin sayfalarında yer almaktadır.

Buradan da anlaşılıyor ki Allah dostları, dünya hayatının bir misafirhane olduğunu yakinen bilmişler ve gerçek hayatın ahiret yurdu olduğunu ve asıl orası için çalışılması gerektiğini bize hayatlarıyla ispat etmişlerdir. Onların hayatlarının tek bir gayesi vardır. Allah’a hakkıyla kul olmak ve hayatları boyunca “emri bil maruf ve nehyi anil münker” müessesesini diri tutmak.

Veliler feraset sahibidir

Bizim inancımıza göre, Allah’ın veli kulları masum (günahsız) değildirler. Onlar da hata yapabilirler. Ama Allah’ın bir fazlu keremi olarak hata yapmazlar. Yaparlarsa da hemen istiğfar ederler. Onlar kendi hayatlarının farkındadırlar. Asla gaflette kalmazlar.

İlimleriyle amil olmalarından ve daima Allah’ı zikretmekten dolayı feraset sahibidirler. Müslümanların leh veya aleyhinde olabilecek şeyleri öngörüleriyle bilirler. Müslümanlara rehberlik ederler ve hiçbir zaman bulundukları konumdan veya aşırı teveccühten enaniyete düşmezler. Onlar cömerttirler, cesurdurlar, acze ve yeise düşmezler. Dünya malına meyil etmezler. Onlar kanaatkâr insanlardır.

Bir insanın Allah dostu olması için illa keşfu keramet sahibi olması gerekmez. En büyük keramet, İslam’a tam ittibadır. Onlar canlı bir şekilde İslam’ı yaşarlar. Allah dilerse onlara keramet de nasip eder. Bu, Allah’ın onlara olan bir yardımıdır.

Bir Allah dostu, bir anda birkaç yerde bulunabilir. Hatta bir saniyede, dünyanın öbür ucuna dahi gidip gelebilir. Ama yine de Allah dostlarının en belirgin özellikleri, İslam’ın zahirine tam bir teslimiyettir.

Allah dostlarının meşrepleri önemli değildir. İstisnai durumlarda, herhangi bir tasavvuf mektebine bağlı dahi olmayabilirler. Bununla beraber, İslam âleminde Müslümanlara rehberlik edenlerin çoğu, tasavvuf mekteplerinde yetişmişlerdir.

Sözleri tesirlidir

Rivayet edilir ki, Emirül Müminin Harun Reşid, büyük sofi Fudayl bin İyad’ı ziyaret etmek istemiş ama Fudayl bu isteğini geri çevirmiştir. Harun Reşid ısrar etmiş ve emri vaki yaparak evine gitmiştir. Fudayl bin İyad kapıyı açmaz. Harun Reşid:
— Ey Fudayl! Ben Müslümanların emiri Harun Reşid. Vallahi sen kapıyı açıncaya kadar kapıyı çalar dururum ve beklerim, der. Bunun üzerine Fudayl:
— Bekle ışığı söndüreyim ve öylece gir içeri der. Harun Reşid içeri geçer ve hasır üzerine oturur. Ve Fudayl’a hitaben:
— Ey Fudayl, niye ışığı kapattın ve karanlıkta oturuyoruz, der. Fudayl:
— Zalimlerin yüzüne bakmak, kasavetül kalp (kalp katılığı) yapar onun için söndürdüm der. Ve başlar Harun Reşid’in yanlışlarını saymaya, yaptığı haksızlıkları, hayatındaki israfı tek tek anlatır. Harun Reşid o kadar ağlamış ki gözyaşlarının hasır üzerine düşüşünün sesini yanındaki herkes duymuş.
 

İşte, Allah dostlarının bir özelliği de nasihatlerinin kalplere tesir etmesidir.

Şeytanın dostlarının özellikleri

Şeytanın dostları iki çeşittir; Birincisi, yeryüzünde ilahlık taslayarak büyüklenen ve (Hz. Âdem’in oğlu) Kabil’den, ilânihaye devam eden, zülüm silsilesinin bir halkasını oluştururlar.

Benlikleri azgınlaştığından, insanlara zulmederler. İsraf ve lüks içinde yaşarlar. Beşeri hayatlarında Allah’ın emir ve yasakları belirleyici değildir. Nefislerinin zebunu olmuş ve hevalarını kendilerine ilah edinmişlerdir. Bu insanlardan en ileri gidenler, açık açık Allah’ın düşmanı olduklarını da söyleyebiliyorlar. Bu tür şeytan dostları, çok kötü olmalarına rağmen, ehli iman için çok tehlikeli değillerdir. Adeta pirincin içindeki siyah taşa benzerler. Onları tanımak, onlardan korunmak daha kolaydır. Bu sınıfın tarihteki ilk temsilcileri Kabil, Firavun, Şeddat, Nemrut gibilerdir. İslam terminolojisinde bu tür şeytan dostlarına “kâfir” denilir.

İkinci sınıf şeytan dostları, gizli olanlarıdır. Bunlar müslümanlara “sağdan” yanaşırlar, hayır tarafında görünür, gizli gizli (farkında olarak veya olmayarak) şer cephesine çalışırlar. Yani, pirincin içindeki beyaz taşa benzerler. Asıl dişleri onlar kırar. Yani, müslümanlar için en büyük musibet bunlardır. Bu sınıfın tarihteki ilk temsilcileri Bel’am bin Baura ve Museylemetül Kezzab’tır. İslam terminolojisine göre bu sınıfa da “münafık” denilir.

Bel’am bin Baura ve benzerleri


Bel’am, Hz. Musa (as) zamanında yaşamış ve sonradan irtidat etmiş (dinden dönmüş) bir ilim adamıdır. A’raf suresinin 175-176’ncı ayetleri münasebetiyle, ismi çeşitli tefsir ve tarih kitaplarına girmiş olan Bel’am bin Baura, İsrâiloğullarından, Yemen diyarından veya Ken’an ilinden, Allah’ın dinini öğrenmiş, ilim ve irfan sahibi, duası müstecap (kabul olunan), Allah’ın İsmi A’zam’ını bilen ve fakat sonradan itaatsızlığa düşmüş bir kimse olduğu yönünde rivayetler vardır.
Bel’am’a konu teşkil eden ayet mealleri şöyledir: “Habibim! Onlara, şeytanın peşine taktığı ve kendisine verdiğimiz ayetlerden sıyrılarak azgınlardan olan kişinin olayını anlat. Dileseydik, onu ayetlerimizle üstün kılardık; fakat o, dünyaya meyletti ve hevesine uydu. Durumu, üstüne varsan da kendi haline bıraksan da dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir. İşte ayetlerimizi yalan sayan kimselerin hâli böyledir. Sen onlara bu kıssayı anlat, belki üzerinde düşünürler.” (A’raf, 175-176)

Peygamberimiz Hz. Muhammed (as) döneminde de böyle Bel’amlar vardı. Onlar Resulüllahla baş edemeyeceklerini anladıklarında, bu sefer tabiri caizse sağdan yanaştılar. Yani, dostça müslümanların arasına girerek fitne ve fesat tohumlarını ekmek istediler. Medineli münafıkların kurduğu Mescidi Dırar, bunların en belirgin eylemleriydi. Allah Teala, vahiyle Resulüllahı uyarıyor ve orada namaz kılmamasını emrediyordu. “İfk” (iftira) hadisesini çıkaranlar şeytanın dostlarıydılar. Onlar öyle bir şayia çıkardılar ki bazı samimi müslümanlar bile sarsıntı geçirmişti. Onlar Resulüllahın manevi şahsiyetini yıpratıp İslam’ın davetini boğmak istiyorlardı. Ta ki Allah Teala vahiyle bunun bir iftira olduğunu bildirdi.

Resulüllahın (as) vefatından sonra, Yemen’de ortaya çıkan Müseylemetül Kezzab ise İslam inancını bozmaya yönelik faaliyetlerde bulundu. Ve çok ilginç harikalar (istidraç) gösteriyordu. Hz. Ebu Bekir (ra) Efendimiz, büyük bir feraset ve cesaretle üzerlerine gitti ve bu hareket, büyümeden yok etti.

İçerdeki düşmanlar; münafıklar

İslam tarihini inceleyen her akıl sahibi, şunu net bir şekilde görecektir ki; Müslümanlar asıl kayıplarını savaş alanlarında vermediler. İslam’ın gerçek önderleri ve gönül sultanı dediğimiz Allah dostları, hep içerde, İslam’ın resmi korucuları pozisyonundakiler tarafından ya da içimizdeki şeytanın dostları tarafında yok edilmiştir.
 

İmam Hüseyin Kerbela’ya geldiğinde, bazı insanlar tekbir getirerek onlara saldırdılar. Resulüllahın aile fertleri, tekbir sesleri arasında katledildi. İşte o zaman, aynı şekilde Bişr bin Zülcevşen diye bir şeytan dostu çıkıp bu tezgâhı hazırlamıştı.

Abbasilerin yıkılışı sırasında, İbni Elkan diye bir şeytanın dostu çıktı ve gizli gizli o Moğol barbarlarıyla anlaştı ve belki de yüz binlerce müslümanın kanının akmasına sebep oldu.
Bu şeytan dostları, dünyevî çıkar ve hesaplar için Allah’ın dinini tahrif ederler. İnsanları “Allah (cc) adını kullanarak” aldatır, hevâ ve heveslerini tatmin için Tevhid akîdesini tahrip ederler.

Bu kimseler, Allah’ın (cc) indirdiği hükümlerin bir kısmını kabul, bir kısmını “zamanın değişmesi” gerekçesiyle sükûtla geçiştirirler. Bunlar “çok dindar” görünmekle birlikte, gizli İslam düşmanlarıdırlar.

Sahte önderler

Maalesef, yaşadığımız bu zamanda ve İslam memleketi olan bu vatanda, bu tip sahtekârlar her yerde mevcuttur. Bunlar İslami ilimlerde çok etkin olabilirler. Hatta bütün İslam âleminde meşhur bazı İslami organizasyonların içinde de olabiliyorlar. Ama her feraset sahibi müslüman onları tanır. Asla onların peşinden gitmez.

Bunlar gerçek Allah dostlarına dil uzatırlar. Kuvvetin ve kuvvetlinin yanında durup Hakka sırt çevirirler. Müslümanları boş gündemlerle meşgul edip gerçekten yapmaları gerekenden uzak tutmaya çalışırlar. Hayatlarının hedefi, dünya menfaatidir. Bazı menfaatler karşılığında müslümanları bidat ve hurafelere yönlendirir, İslam’ın ve insanlarımızın zararına işlere girişebilirler.

Bu insanlar “istidraç” diye bildiğimiz harikalar da gösterebilirler. Bazıları, para karşılığında muska yazarlar, büyü yaparlar. Daha başkaları da İslami kisve altında ticaret yaparlar, müslümanlardan yana görünerek, nüfuz ve maddiyat elde ederler. Ama ne olursa olsun, İslam’ın inanç esaslarına tam bağlılık, İslami tefekkür ve düşüncede tam istikamet olmadığı sürece ve İslam’ın zahiri emir ve yasakları hayatlarının ana çizgisi olmadığı sürece, onlar havada uçsalar veya büyük İslami teşkilatların başında da olsalar, şeytanın dostu olmaktan kurtulamazlar.

Peygamberimiz (as) buyururlar ki; “Müminin ferasetinden kork, çünkü o Allah’ın nuruyla bakar.” Müslümanların feraset sahibi olabilmeleri için kendilerini çok güzel ameli salihlerle donatmalıdırlar. Ancak böylece yaşadığımız bu toplumda, gerçek Allah dostlarını görebilecek basirete sahip olabilirler. Ve şunu unutmamalıyız. Yolunuz ne kadar doğru da olsa ve beraber olduğunuz ihvanlarınız, ne kadar salih de olsa eğer rehberlik makamında sıkıntınız varsa asla sağlıklı bir sonuca varamazsınız.

Aldatıcı şeytan dostlarının şerrinden Allah’a sığınırız.
Allah (cc) bizi, gerçek dostlarının açmış oldukları şemsiyenin altında birleştirsin ve İslam’a hizmeti, bize sevda haline getirsin, inşallah. (Âmin)

* Peygamber (sav) bir hadisi şerifinde şöyle buyurur: “Bu din, nübüvvet ve rahmet olarak geldi. Hilafet ve rahmet olarak devam edecek. Daha sonra ısırıcı (eduden) saltanata dönecek. Daha sonra zulüm ve ceberuti bir yönetime dönecek.”
MUHAMMED Z. YILDIZ
 Geri Dön
Bu yazı şimdiye kadar 9050 defa okundu
 
 Yorumlar (1)

25 Temmuz 2011 tarihinde MUCAHİT tarafından yapılan yorum;

SELAMU ALEYKUM ÇOK GÜZEL BİR ÇALISMA OLMUŞ ALLAH RAZI OLSUN SİZLERDEN, SİZİN GİBİ MÜMİNLERDEN. ALLAHIN SELAMI VE BEREKETİ UZERİNİZE OLSUN.

 

www.gulistandergisi.com
Ana Sayfa
Künyemiz
Abonelik
Mail Listesi
Bize Ulaşın
Arşiv
Ziyaretçi Defteri
SON EKLENENLER

www.gulistandergisi.com