Haccın Hikmetleri
Ey hacı! Hac, haram aylardan Zilhicce’de ifa edilir. Sure-i Hacc’ın 27 ve 28. ayetlerinde, Allah Teala şöyle buyurur: “İnsanlar arasında haccı ilan et ki, gerek yaya olarak, gerek uzak yollardan gelen yorgun develer üzerinde sana gelsinler. Gelsinler ki, kendilerine ait bir takım menfaatlere şahit olsunlar ve Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği (kurbanlık) hayvanlar üzerine belli günlerde (onları kurban ederken) Allah’ın adını ansınlar. Artık onlardan siz de yiyin, yoksula fakire de yedirin.”
Âl-i İmran Suresi’nin 97. ayetinde: "Onda apaçık deliller, Makam-ı İbrahim vardır. Oraya kim girerse, güven içinde olur. Yolculuğuna gücü yetenlerin haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse (bu hakkı tanınmazsa), şüphesiz Allah bütün âlemlerden müstağnidir. (Kimseye muhtaç değildir, her şey ona muhtaçtır)."
Her Müslüman, öncelikle Allah’ın emrine icabet etmek için haccı tavaf eder. Çünkü gidebilecek durumdaki her Müslüman’a, kati bir emirdir.
İkinci olarak; sosyal hayatımızdaki manevi yıpranmışlığımızı tedavi etmek ve daha güzel bir İslami hayat için gidilir.
Bu, hayatımızın her alanında olmalı; ticarette, siyasette, aile hayatımızda, eğitim-öğretimde ve beşeri tüm ilişkilerimizde o değişim yaşanmalıdır. Sadece Allah’a kul olmanın neticesi olan onurluca bir hayat için bu gereklidir.
Hac ibadetinin hayatımızın tüm alanlarına tesir etmesi için tüm hikmetlerini bilmemiz lazım. Hac, kup-kuru icra edilen, bazı kural ve kaideler manzumesi değildir. Orada yaptığımız her hareketin bir anlamı ve sembolize ettiği bir Nebevi gelenek vardır.
Elbette, Hac ibadetinin kabulü için fıkhi bir takım şart ve rukunlar vardır. Bu menasikler bilinmeden hacca gidilmez. Bundan dolayıdır ki Hac farizasını eda etmek için Hac menasikini iyi bilmek lazımdır ya da okumuş birisinin rehberliğine ihtiyaç vardır.
Biz burada, menasiklerinden çok, haccın hikmeti, yani ne anlama geldiği üzerinde duracağız. Hac'da şunlar şöyle yapılmalı, böyle yapılmalı gibi şeylerden ziyade, haccın biz Müslümanlara niçin farz olduğu üzerinde oturup düşünmeliyiz. Çünkü günümüzde hacca giden Müslümanların, haccın hikmet ve mefkuresini bilmediklerinden olacak ki geri döndüklerinde, hayat çizgilerinde fazla bir değişiklik gözükmemekte ve eski cahili davranışlarına devam etmektedirler.
Yaptığımız o büyük ibadetin hikmeti ne? O olmasa olmaz menasiklerin bitişiğinde duran hikmetler nelerdir?
Her Müslüman, ilk iş olarak, ırkını veya coğrafyasını sembolize eden üzerindeki elbiseleri çıkaracaktır. Onlardan ari olmalıdır. Beyaz ve dikişsiz kefenini giyecektir. Yaptığı her hareketin bir hikmeti olduğunu unutmamalıdır.
İhram Düşünceleri
Şarkın büyük sosyologlarından biri bu durumu söyle açıklar;
“İki parçalı kumaşa dolan; birini omuzlarına ört, diğerini beline sar. Hiçbir özel şekil ve araç kullanma. Giydiğin kumaş oldukça basit ve sade dokunmuştur. Herkes aynı ihramı giyer. Hiçbir görünüm farkı yoktur. Dünyanın her tarafından gelip Hacc'a doğru yol alan kervanlar Mikat'ta toplanacaktır. Aynı yerde ve aynı zamanda karşılaşacaklardır. Allah yolunda kişi, olduğu gibi değil olması gerektiği gibi olacaktır ve dönüş Allah'a dır. Kişi Allah'a dönmeye karar verir. Bütün benlik ve bencillik eğilimleri Mikat'ta gömülür. Kendi ölü bedenini görür ve kendi mezarını ziyaret eder. Kişiye hayatının son noktası hatırlatılır. Mikat'ta ölümü ve tekrar dirilmeyi duyduktan sonra, Mikat’la Miyad arasındaki çöl görevine devam etmelidir.
Hacc'ı eda eden herkes, Allah'la karşılaşmak üzere kendinden uzaklaşmıştır. Bir sürgünden kurtulup ahirete gittin. Cehaleti ve zulmü yenerek ilim ve adaletle aydınlandın. Şirki terk ettin, tevhidi kabul ettin. Haccı eda etmeden önce, insanlar insan olma özelliğini kaybetmişlerdi. Kuvvet, servet, kabile, ülke ve ırklarla kendilerinden kopmuşlardı. Hayatları sadece bir varolmaktan öteye geçmiyordu. Sonunda, hac ibadeti kendilerini keşfetmelerini sağladı. Şimdi birbirlerini bir olarak ve bir fert olarak algılıyorlar, başka hiç bir şey değil.”
Arafat meydanına gidecek ve orada dua edecektir. Hz. Adem ve Havva annemizin buluştuğu bu nokta, aynı zamanda dünyanın merkezidir. Peygamberimiz Arafat’ta yapılan duaların makbul olduğunu bize müjdeler.
Mina’ya varıp İbrahim (as) ve İsmail’in ( as) teslimiyet ve itaatlerini düşünmeli, o İbrahim (as) ki yaşlanmışken, Allah Teala ona İsmail’i verdi.
İsmail onun hayatının meyvesi, gözünün nuruydu, onu çok seviyordu. Onun sevgisi, nerdeyse Hz. İbrahim’in (as) tüm kalbini kaplayacaktı. Bu durum onun için tehlikeliydi. Allah Teala, 'Halilim' dediği Hz. İbrahim’in sevgisinin, sadece kendisine münhasır olmasını istiyordu. Ve ona İsmail’ini kurban et, dedi. Bu çetin bir imtihandı.
İbrahim (as), Allah’ın kati emri ile canından çok sevdiği İsmail’ine olan şefkati arasında kaldı. İbrahim (as), oğlu İsmail’i yanına alarak Mina denilen mevkiye kadar geldi ve Hz. İbrahim, gördüğü rüyayı yavaş yavaş oğluna anlatmaya başladı. Hz. İsmail, Allah’ın izniyle sabredenlerden olacağını söyledi.
Birden önlerine şeytan çıkmış, babalık şefkatini tahrik ederek, kalbine vesvese vermeye başlamıştı. Şeytan, ha bire gördüğü rüyanın yalan olduğunu, biricik oğluna kıymaması gerektiğini söyleyip durdu. Ancak, Hz. İsmail de aynen babasının yaptığı gibi şeytanı taşlamış ve yanından kovmuştu. Daha sonra Allah-u Teala, İbrahim’in bu itaatine ve İsmail’in teslimiyetine mükâfat olarak, onlara bir koç gönderdi ve kurbanlarını kabul etti.
Kurban Kesmenin Hikmet ve Tefekkürü
Aslında, her Müslüman, kurbanını keserken İbrahim (as)’mı düşünmelidir. İsmail’in ne anlama geldiğini tefekkür etmelidir.
Hac’da kurban kesen mümin de kendi kendine sormalıdır; “Benim İsmail’im kimdir? Beni Allah yolundan alıkoyan nedir? İslami sorumluluklarımı yerine getirmemi engelleyen nelerdir? Ve ben, Hz. İbrahim’in İsmail’inden vazgeçmesi misali, ilahi rıza için vazgeçebiliyor muyum onlardan?
Kalbimdeki İsmail’in simgelediği sevgiler nelerdir? Makamı mı, servet mi, sosyal durumum mu, eşim ya da çocuklarım mı, güzelliğim mi, kuvvet ve kudretim mi? Yoksa ticaretim, hoşuma giden meskenlerim mi?
Hülasa mümin, hayatındaki İsmail’ini iyi tespit etmeli ve onu kurban etmelidir. Sembolik olarak kurbanını kesmeli. Sevgisini sadece Allah’a münhasır kılmalı. Nasıl ki İbrahim (as) Allah’ın emrini yerine getirmeye çalışırken, babalık şefkatinden yararlanarak onu alıkoymaya çalışan şeytana taş yağdırdıysa, haccı eda eden mümin de Müzdelife’de topladığı taşlarla ona savaş ilan etmelidir. Yeryüzünde şeytan ve şeytanın tüm dostlarına karşı savaşını sembolik taşlarla başlatmalı ve Allah’ın yolundan alıkoyan neyse, hayatı boyunca ve memleketine döndüğünde o savaşı devam ettirmelidir.
"Şüphe yok ki, Safa ile Merve Allah'ın koyduğu nişanlardandır. Her kim Beytullah'ı ziyaret eder veya umre yaparsa, onları tavaf etmesinde kendisine bir günah yoktur. Her kim gönüllü olarak bir iyilik yaparsa şüphesiz Allah kabul eder ve (yapılanı) hakkıyla bilir." (Bakara, 158)
Bu ayeti okumanın ardından, dualar eşliğinde Sa'y ibadetini yapmaya başlamalıdır. Hz. İsmail'in susuzluğunu, Hz. Hacer'in çığlığını duymalı ve çaresizlik içindeki ümidin var oluşunu görmelidir. Dik yürümenin, dik durmanın, ümitsizliğe kapılmamanın derslerini almalıdır.
Safa ile Merve arasında yürümek; aslında yalnızca yüce Allah'a dayanıp güvenip sonsuza dek dik ve onurluca yürümektir, zor şartlarda ve hiçbir koşulda eğilip bükülmemektir. Yeryüzünde, yürüyüşünüzü, mal mülk kazanmak uğruna değiştirmemektir. Safa ile Merve arasındaki yürüyüş, hayat yürüyüşünü temsil eder, hayat boyunca şirkten, zulümden, yalandan, çirkinliklerden uzak durmayı ve her türlü kötülüğe karşı sesini yükseltmeyi temsil eder.
Ve şimdi, Mescid-i Haram’dayız. Kâbe’yi tavaf edeceğiz. Kâbe etrafında tavaf, tevhid inancını temsil eder. Bu hareketin toplumsal hayata ait olan manası, birlik ve beraberlik içerisinde olmaktır.
Bireysel hayatımıza ait olan kısmı ise çok derin hikmetler içerir. Çünkü gökler yedi kattır, nefsimiz de yedi basamaklıdır. Her dönüşte bir merhale, bir menzil aşılarak, yedi kat göklerin üstüne çıkmak, yani hayvanî hayattan kurtulup meleki hayata kavuşmak demektir. Kâbe'yi tavaf, kâinat nizamından alınmış bir ibadettir. Bütün kâinat bir mihverde dönmektedir. Allah Teala Kuranı Kerim’de şöyle buyurur. "Her biri bir yörüngede seyretmektedir.” (Yasin, 40)
Hac Yolcusuna Hitaben
Ey hacı! Düşün ki; Mekke’deki menasiklerini bitirdikten sonra, Resulüllah’ı ziyarete gitmelisin. Kâbe’ye yönelip “Lebbeyk Allahumme Lebbeyk” diye Allah’a söz verdin. Sonra, bu sözüne Resulüllah’ı şahit tutmak için Medine’ye gitmelisin.
Bu arada, yol boyunca peygamberimizi ve onun o sadık dostlarını tefekkür etmelisin. Onlar ki, bu şehirden karınları aç ve yaşlı gözlerle ayrılmışlar, çoğu hanımlarını ve çocuklarını geride bırakarak gitmişlerdi. Peygamberimiz Mekke’ye nazır bir tepede durup yaşlı gözlerle Mekke’ye bakmış ve “Ey Mekke! Sen benim için çok kıymetlisin ama ne yapayım senin sakinlerin ve sende yaşayan halk benim için yaşama ve barınma imkânı bırakmadılar” demişti.
İşte sen de Ey Hacı! Onların bu hasretliklerini ta yüreğinde duymalı ve özlemlerini anmalısın. Peygamberimizin evinde ve onun yatağına uzanmış imam Ali (kv) efendimizi tefekkür etmelisin. Hani, o düşmanlarını yanıltmak için ölümüne peygamberimizin yatağına yatmıştı.
Ey Hacı! Bu şehrin semalarında hala sesleri yankılanan, hunharca katledilmiş Sümeyye ve Yasir’in çığlıklarını hissetmelisin. Esma binti Eba Bekir’i düşünmelisin. Hayatının baharında, arkasına koyunlarını takarak mağaraya süt götürmüştü. O mağarada, Peygamberimiz ve Esma’nın babası Hz. Ebubekir Efendimiz müşriklerinden saklanıyordu.
Sonra Hudaybiye’ye geldiğinde, Hz. Osman Efendimizin silahsız bir şekilde elçi olarak ölümü göze alarak, Mekke’ye yürüyüşünü görmelisin. Akabinde Sahabe-i Kiramın yaşlı gözlerle ve heyecanla “ağacın altında” Resulüllahla beyatlerini iliklerinde hissetmelisin. Onlar ki; o kadar içten Resulüllaha bağlılıklarını bildirmişlerdi ki daha sonra Allah Teala Kuranı Kerim’de onlardan şöyle söz edecekti;
“(Ey Muhammed!), o ağacın altında sana bağlılıklarını bildiren müminlerden Allah razı olmuştu, çünkü onların kalplerinden geçeni biliyordu; böylece Allah, onlara bir iç huzuru bağışladı ve yakında gerçekleşecek bir zafer[in müjdesi] ile onları ödüllendirdi.” (Fetih, 18)
Medine Ziyaretleri
Medine’ye vardığında ise Sana tepesinden girmeli ve “Taleal bedru aleyna”nın ne anlama geldiğini öğrenmelisin. Medinelilerin coşkusunu yaşamalısın sen de…
Erkekler, çocuklar ve kadınlar sevinç çığlıkları atıyorlardı. Kadınlar zılgıt çekerken, erkekler def çalıyordu. İşte, Allah Resulünün sevgisinin o günülerde nasıl sevda haline geldiğini öğrenmelisin.
Sonra Resulüllahı ziyarete gitmelisin. "Kabrimi ziyaret eden, beni hayatta iken ziyaret etmiş gibi olur." Sanki Hz. Muhammed (sav) hala orada yaşıyor ve her gelenin selamına karşılık veriyor gibi adab içerisinde olmalısın.
Daha sonra gidip Bedir’i, Uhud’u, Hendeği ziyaret etmelisin. Vaktin varsa, ta İs Vadisi’ne kadar git. Orada Ebu Basir’in kabrini ziyaret etmelisin. Onlar ki; 40 kişiydiler, ne Mekke’ye gidebiliyorlardı, ne de Medine’ye. Orada o vadideydiler. Ve yalnızdılar, tek başlarına. Onların Hudeybiye’de Ssahabe-i Kiramın bilmediği ama Resulü Ekrem’in çok iyi bildiği ve imza attığı, zahiren Müslümanların aleyhinde olan o anlaşma metninin mucizesini gerçekleştiriyorlardı.
Ey hacı! Eğer Hacc’ı bütün menasikleriyle, hikmetleriyle yapabildiysen ve eğer Resuli Ekrem Efendimizin bütün hatıralarını kafanda canlandırarak tefekkür ettiysen ve bundan sonraki hayatında bunlara mutabaat edeceğine Allah ve Resulünün yanında söz veriyorsan, o zaman “hacı” oldun demektir. Ülkene döndüğünde, örnek ahlakınla ve ziyaret ettiğin o kutsal mekanların manevi gücüyle, bir ömür boyu ameli Salih işleyerek ve Allah dostlarına tabi olarak yaşamalısın.
Ve şunu unutmamalısın; mazlum ve perişan olan İslam ümmetinin, senin İslam’ı tebliğ etmenden çok, onu nasıl temsil ettiğine ihtiyacı var.
Ey hacı!… Bunları tekrar tekrar tefekkür et. Şimdi var git yoluna, Allahu Teala ziyaretini kabul eylesin… (Amin)