www.gulistandergisi.com
Ana Sayfa
Bize Ulaşın
Sık Kullanılanlara Ekle
AYLIK İLİM FİKİR VE KÜLTÜR DERGİSİ     
30 Ekim 2014 Perşembe
EDİTOR'DEN
KAPAK KONULARI
RÖPORTAJ
SOHBET
ARAŞTIRMA
YORUM - MAKALE
 
Gülistan Dergisi  »  Gönül Dünyamız  »  Dervişlerin Halleri
YOLUMUZU AYDINLATANLARDAN BİR DEMET
 82. Sayı
 Ekim 2007
 


“FAKİRLERDEN ÖNCE SOBA YAKMAK EDEBE AYKIRIDIR”

Dr. İbrahim Es Bey anlatıyor:

“Muğla'dan, edeb timsali edîb bir dost, zarîf bir hazret-i insan, şöyle yirmi küsur sene kadar önce, kışa yeni girilmiş soğukça bir mevsimde İstanbul'a gider. Ak gönüllü aziz dostu Musa Topbaş Efendi'yi (ks) ziyaret etmek ister.

Yeşillikler, çiçekler ve güzellikler arasındaki devlethaneye varır. Huzura kabul edilir. Bakar ki, Musa Efendi Hazretleri (ks) üzerinde bir battaniye, soğuk bir odada, sedirde oturmaktadır. Selam, musafaha ve hâl hatırdan sonra aralarında şu konuşma geçer:

- Efendim, kış geldi, soğuk bastı, soğukta oturuyorsunuz. Halbuki imkânınız var, niçin sobanızı yaktırmıyorsunuz?

- Evet, doğru söylüyorsunuz. Ama, daha Muhterem Üstadımız (Mahmud Sami Ramazanoğlu -ks) devlethanelerinde soba yaktırmadı. O da, bizim gibi soğukta oturuyor. O ne zaman sobayı yakarsa, biz de o zaman yakacağız inşallah!

- Efendim, Sami Efendimizin odunu kömürü mü yok?
- Hayır, aksine, yeteri kadar odunu da var, kömürü de...
- Peki efendim, sobasını yaksa da, soğukta oturmasa!.. Acaba sobasını niçin hâlâ yaktırmadı?

- İstanbul'da fakir fukara evleri, henüz sobalarını yakmadılar. Onlar soğukta otururken, sıcak evinde rahat etmeyi Sami Efendimiz edebe aykırı buluyorlar.


ALİ HAYDAR EFENDİNİN ŞEYTANLA MÜNAZARASI


Son devrin büyük alim ve mutasavvıflarından Ahıskalı Ali Haydar Efendi (kaddesallahu sırrahu) başından geçen bir olayı şöyle anlatmış:

“Bir seher vakti uyanıkken aşikare olarak şeytan geldi ve bana: ‘Sen hangi mezheptensin?’ diye sordu. Ben de; ‘Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat mezhebindenim’ dedim. ‘Peki mezhebinin hak olduğuna delilin nedir?’ diye sordu. Ben de: ‘Kuran-ı Kerim’dir’ dedim. O da: ‘Her mezhep sahibi haklı olduğuna dair Kur’an’ı delil getiriyor. O halde onların haksız senin haklı olduğun ne malum?’ dedi. Bunun üzerine, ben ona nice ayet ve hadislerle cevap verdiysem de, bir türlü def olmuyor ve bana karşılık veriyordu. Böylece uzun müddet mücadele devam etti, çok yoruldum, aciz kaldım ve yanımda duran yatağa düştüm, uzandım.

O anda Mevla Teala Hazretleri: ‘Artık onlar sizin Allah’a iman ettiğiniz gibi iman ederlerse, muhakkak hidayete ermiş olurlar ve eğer yüz çevirirlerse, şüphe yok ki onlar (Allah’a karşı) büyük bir muhalefet içerisindedirler. O halde Allah Teala onlara karşı sana yetecektir. Ve o ziyade işitici, ziyade bilicidir.’ (Bakara/2:137) mealindeki ayeti celileyi hatırıma getirdi.

Ben de hemen yatağımdan doğrulup ona cevap olarak bunu okudum ve dedim ki: ‘Bu ayeti celilede Mevla Teala Hazretleri, Habibine (sav) ve Onun ashabına (ra) hitaben buyuruyor ki; ‘Eğer onlar (kendi dinlerini hak bilip, insanları ona davet eden Yahudi, Hıristiyan ve diğer din mensupları) senin ve ashabının inandığı gibi inanırlarsa, muhakkak o zaman hidayete ermiş olurlar. Eğer yüz çevirirlerse, ancak onlar Hakk’tan büyük bir ayrılık içindedirler.’

Sonra şeytana dedim ki; ‘İşte bu ayeti celile nazil olduğu zaman; ne Mutezile, ne Şia, ne Cebriye, ne de Kaderiye gibi batıl mezhepler mevcuttu.’ Ancak Efendimiz (sav) ve ashabı (ra) mevcuttular ve dolayısıyla hak üzere olanlar da ancak bunlardırlar.

Öyleyse Dünya yıkılıncaya kadar onların inancı gibi inanıp amelleri gibi amel edenler, Hakk’a tabi olduklarından hidayet üzere olmuş olurlar ki; “Ehli Sünnet ve’l-Cemaat” bunlardır. Efendimiz (sav ve ashabından (ra) sonra onların itikadına aykırı olarak zuhur eden bütün fırkalar ise batıldır. Mevla Teala, Efendimiz (sav) ve ashabına (ra) hitaben: ‘Eğer onlar sizin inandığınız gibi inanırlarsa muhakkak hidayete ermiş olurlar. Eğer yüz çevirirlerse, ancak onlar Hakk’tan büyük bir ayrılık içerisindedirler’ buyuruyor. İşte Şeytana bunları deyince, defolup gitti.”

 

HAKİKİ HİZMET EHLİ

Yumuşak sesiyle verdiği vaazlarıyla gönülleri fetheden Gönenli Mehmed Efendi (rahmetullahi aleyh) diğer yandan, Kur’an kursları ve medreselerdeki talebelerin iaşe ve geçimini temin etmeye çalışırmış. Bu talebelerden bir çoğu şimdilerde üniversite hocası, müftü, vaiz, imam olarak hizmet vermekteler. Muhterem yazar Ahmed Şahin Hoca, bizzat şahit olduğu olaylardan birini şöyle yazmış bir keresinde:

“İstanbul’un camileri Gönenli’nin üniversitesi, bitişikteki harabe medreseleri ise yurtları...

Anadolu’nun mahrumiyet bölgesinden gelmiş olan fakir köy çocukları bu yurtlarda kalır, bu üniversitelerde ders görür.

Bu kadar yurt ve üniversiteye kim nezaret eder? Bir tek kişi:

- Gönenli!..

Gönenli bu yurtların hem levazımcısı, hem müfettişi, hem de müderrisi. Halk da mütevelli heyeti. Her caminin çevresi öğrencilerle dolup taşar. Yatsı namazında ise Sultanahmet Camii ihtiyaç temini için buluşma yeri. Mihraptan cemaate yönelen Hocaefendi, sayamayacağı kadar ihtiyaç sahibi öğrencilerle yüz yüze. İsteklere bir kulak kabartalım, neleri duyacağız:

- Ceketim yok, ayakkabım yok, hastayım doktor ilaç yazdı, alacak param yok. Fırıncı ekmek vermiyor, borcumuzu ödeyemedik, sabah ekmeği nereden alacağız?..

Bunların tek muhatabı Gönenli Mehmed Efendi... Bir baba bile çoluk çocuğunun ihtiyaçlarını karşılamada zorluk çekip zaman zaman azarlayıp sustururken, Hocaefendi’nin bunca ihtiyaçları göğüslemesinin hikmeti ne ola ki hizmet duygusundan gayrı!..

Bir gün yüzünde bir burukluk hissederek soruyorum:

- Bir sıkıntınız mı var? İçten gelen inilti ile cevap veriyor bana:

- Fırıncıların geçen ayki paralarını ödeyemedim. Haber göndermişler, bizim de imkanımız sınırlı. Hocaefendi parayı ödemezse ekmek veremeyeceğiz çocuklara, demişler. Bu evlatlar aç kalırsa ne yaparız?

Çaresini de hemen ekliyor arkasından:

- Bari tiz bir müşteri çıksa da evimizi satabilsek. Müşteri de hemen çıkmıyor ki!..

Ertesi gün yüzündeki burukluk gitmiş, tatlı bir tebessümle muhatap oluyorum kendisine. Öğrencilerinin başkanı seçtiği için açıklamada mahzur görmüyor bana.

- İnşaallah iyi haberler var, diyorum. Tebessümünü daha da çoğaltarak cevap veriyor:

- Tahmin ettiğin gibi. Gece dua edip gözyaşları içinde yattım. Sabah erkenden biri kapımı çaldı. Cüzdanını uzatıp ihtiyacım olan parayı almamı söyledi. Ben elimle almamakta ısrar edince, o kendi eliyle bir miktar para çıkarıp bana uzattı. Ben parayı alırken birden kaybolduğunu gördüm. Baktım ki para borcumun tamamını teşkil etmektedir. Bu ayı da böyle geçirmiş olduk. Gelecek ay için Allah Kerim’dir!..” (Zaman, 16.01.2002)


 

KAFİLE BAŞKANLIĞI NASIL OLUR?

Hacı Kamil Büyüközer anlatıyor: “Cemaat halinde bir şehirden başka bir şehire ziyaret maksadıyla gidilecek idi. Bu esnada yol emirinin seçilmesi istendi, Zahid Kotku hocamız (Kaddesallahu sırrahu) tarafından. Bütün cemaat: “Siz olduktan sonra başkasını seçemeyiz” diyordu. Hoca merhum ise devamlı başkasının seçilmesini istiyordu.

Herkes “hocamız varken başkası nasıl emir olur?” gibi bir anlayışla emirliği kabul etmiyordu. Neticede:
- Peki öyleyse, bundan sonra mesuliyet kabul etmem. Emir benim, buyurdu ve yol emiri oldu.

Hakikaten Mehmed Zahid Kotku Hazretleri emir olduktan sonra, mola verildiği zaman sofrayı hazırlama, yemekleri hazırlama gibi bir takım telaşların içinde koşturunca, herkes mahcubiyet ve eziklik içersinde ne yapacağını bilemez duruma geldi. Bir müddet sonra:

- Hocam ne olur bırakın, biz çok zor durumda kaldık, diye söylenmeler başlayınca,
- Siz yol emirini ne zannediyorsunuz? Emirlik bir makam mı, yoksa hizmet yeri mi? Buyurdu. Bunun üzerine içerimizden biri yol emiri oldu ve o sıkıntı giderilmiş oldu.”


NEFSİN İZZETİ OLMAZ

Bağlılarından Rıfat Tandoğan şöyle anlatıyor: Abdülaziz Bekine Hazretlerini görüp, sohbetine devama başladıktan sonra, içimden gelen bir hisle dargın olduğum arkadaş ve akrabalarımla barışmayı düşündüm ve gidip özür dileyip, onlarla barıştım. Diğer taraftan da, "İzzet-i nefsimi ayaklar altına mı alıyorum?" diye de bir düşünceye kapıldım. Hocaefendi'ye bu durumu anlattığımda gülümseyerek:

- Senin nefsinin izzeti var mı? Dediler. Ben de:
- Evet Hocam, izzet-i nefsimiz yok mudur? Dedim. Onun üzerine:
- Nefsin izzeti olur mu? Nefis bir hayvandır, onun izzeti olmaz. Ancak vasfın izzeti olur. Meselâ öğretmenlik, babalık ve hocalık gibi. Ve kim ki vasıflıdır, o izzetlidir" buyurdular.
SELMAN SADIK
 Geri Dön
Bu yazı şimdiye kadar 3862 defa okundu
 
 Yorumlar (6)

18 Mayıs 2011 tarihinde M.SARIGÜL tarafından yapılan yorum;

ALLAHU TALA EMEGİ GEÇEN HERKESTEN RAZI OLSUN BİRDE DERGİLERİ DAGITAN ARKADAŞTANDA RAZI OLSUN BİZZAT KAPI KAPI DOLAŞARAK DERGİ DAGITIYOR

04 Ocak 2010 tarihinde İBRAHİM tarafından yapılan yorum;

ÇOK GÜZEL ALLAH RAZI OLSUN

04 Ağustos 2009 tarihinde HATİCEKÜBRA tarafından yapılan yorum;

ÇOK GÜZELLL ÇOK FAYDALI BİLGİLER ALLAH RAZI OLSUN

04 Nisan 2009 tarihinde YAKUP tarafından yapılan yorum;

ALLAH RAZI OLSUN

03 Şubat 2009 tarihinde ÖZAY tarafından yapılan yorum;

ALLAH C.C. ONLARIN SAYISINI ARTTIRSIN.
AMİN

14 Nisan 2008 tarihinde OĞUZHAN tarafından yapılan yorum;

ALLAH ONLARDAN RAZI OLSUN.

 

www.gulistandergisi.com
Ana Sayfa
Künyemiz
Abonelik
Mail Listesi
Bize Ulaşın
Arşiv
Ziyaretçi Defteri
SON EKLENENLER

www.gulistandergisi.com