www.gulistandergisi.com
Ana Sayfa
Bize Ulaşın
Sık Kullanılanlara Ekle
AYLIK İLİM FİKİR VE KÜLTÜR DERGİSİ     
21 Ekim 2014 Salı
EDİTOR'DEN
KAPAK KONULARI
RÖPORTAJ
SOHBET
ARAŞTIRMA
YORUM - MAKALE
 
Gülistan Dergisi  »  Altın Sayfalar  »  Sahabeden Esintiler
SELMÂN-I FÂRISÎ -RA-
 74. Sayı
 Şubat 2007
 

Ateşperestlikten Hıristiyanlığa

Selmân-ı Fârisî (radiyallahu anhu) Efendimiz, İsfehân'ın Cey kentinin valisinin oğludur. Müslüman olmadan önceki ismi Mâbih b. Bûzehşân'dı.

Selmân-ı Fârisî Efendimiz, kendini Allah yoluna adamış, müstesna şahsiyetlerden biridir. O, hakikati bulmak için ailesini, memleketini terk ederek, diyar diyar gezen, varlığını ve hayatını Rabbine adayan, hidayet aşığı bir kahramandı. Allah (celle alâ), onun bu iyi niyet ve gayretini boşa çıkarmadı. Onu diyar diyar gezdirdikten sonra Kainatın Efendisine, Sevgililer Sultanına kavuşturdu. Ne aradığını çok iyi bildiği için bulduğunda bütün masivadan sıyrılıp, kendisini O'na feda etti.

Ona: "Sen kimin oğlusun?" diye sorduklarında, kendini, geçmişini ve geleceğini uğruna feda edip, canlar canını bulduğuna ve onda yok olduğuna işaret ederek: "Ben İslâm'ın çocuğuyum." buyururdu.(1)

Peşinden koştuğu, o hidayet güneşini bulmak için yaptığı bu uzun ve zor yolculuğu bizzat kendisi şöyle anlatmaktadır: "Ben, İsfehân'ın Cey kentinde oturan Farslı bir gençtim. Babam kentin yöneticisiydi. Onun dünyada en çok sevdiği kişi bendim. Bunun için beni yanından hiç ayırmaz, evden dışarı çıkmama izin vermezdi. Bu hayat, kendimi ateşperestliğe kaptırmama neden oldu. Hatta zaman içinde ateşi bile ben yakar oldum. Ateşin başından bir an bile ayrılmıyor, sürekli onunla ilgileniyordum.

Babamın büyük bir çiftliği vardı. Zaman zaman oraya gider kalırdık. Babam o sıralar bir bina yapımı ile meşgul olduğu için bana: "Oğlum! Ben bugün şu binanın işleri ile ilgileneceğim. Sen çiftliğe git, şu şu işleri hallet ve oyalanmadan gel! Sakın gecikip de beni merakta koyma!" dedi.

Çiftliğe giderken yolda bir kilise gördüm. İçerden sesler geliyordu. Sürekli evde kalıp, dışarı çıkmadığım için kimin ne yaptığından, başka dinlerden haberim yoktu. Merak edip, kiliseye girdim. İçerdekilerin yaptıklarını seyretmeye başladım. İbadetlerinden çok hoşlandım. Oradakiler bana Hıristiyanlığı anlatınca, onlar gibi olmaya heveslendim. Kendi kendime: "Vallahi bu din, bizim dinimizden daha hayırlıdır." dedim.

Çiftliğe gitmeyip, akşama kadar kilisede oyalandım. Oradaki insanlara: “Bu dinin merkezi neresidir” diye sordum. Onlar: "Şam" dediler. Akşamın yaklaştığını fark edince, acele eve döndüm. Kilisede oyalanmış, çiftliğe gidip babamın söylediği işleri görmemiştim.

Eve gidince babam: "Oğlum nerede kaldın? Niçin geciktin? Ben sana; 'söylediğim işleri yap oyalanmadan hemen geri dön.' demedim mi?" diye çıkıştı. Ben: "Babacığım, çiftliğe giderken yolda bir kilise gördüm. Bazı insanlar orada ibadet ediyorlardı. Onları seyretmeye dalınca akşam olduğunu fark edemedim" dedim.

Babam: "Oğlum, o dinde hayır yoktur. Senin ve atalarının dini ondan daha hayırlıdır" dedi. Ben: "Hayır. Vallahi onların dini bizim dinimizden daha hayırlıdır" dedim. Babam dinimi terk edeceğim konusunda büyük bir endişeye kapıldı. Ayağıma zincir takarak, beni eve hapsetti.

Bir yolunu bularak, kiliseye haberci gönderdim. Onlardan "Şam'dan kiliseye Hıristiyan tüccarlar gelirse, bana haber gönderin" diye ricada bulundum. (2)

Başpiskoposların hizmetindeki yıllar

Çok geçmeden kilisedekiler, ona haber göndererek; "Şam'dan Hıristiyan tacirler geldi" dediler. Onlardan: "Tacirler işlerini bitirip, geri dönmek istediği zaman bana haber gönderin" diye rica ettim. Beni kırmayıp, tacirler döneceği zaman, gizlice haber gönderdiler. Bir yolunu bulup, ayağımdaki prangalardan kurtuldum. Hemen kiliseye giderek, tacirlerle buluştum. Tacirler yola çıkmaya hazırlanıyorlardı. Hemen onlara katılıp, Şam'a gittim. Yol arkadaşlarıma: "Burada, Hıristiyanlığı en iyi bilen kişi kimdir?" diye sordum. Onlar da: "Bu dini, en iyi kilisedeki başpiskopos bilir." dediler.

Kilisenin yerini öğrenip doğruca oraya gittim. Başpiskoposu bulup, ona başımdan geçenleri anlattım. Sonra: "Hıristiyan olmak, senin yanında kalıp, sana hizmet ederek bu dini öğrenmek ve seninle birlikte ibadet etmek istiyorum" dedim. Başpiskopos: "Olur. Bizimle burada kalabilirsin" dedi. Hemen kiliseye yerleşerek, orada kalmaya başladım.

Gece gündüz ibadet ve hizmet ediyor, başpiskoposun yanından hiç ayrılmıyordum. Bu vesile ile onu yakından tanıma fırsatı buldum. Başpiskopos, çok kötü bir adamdı. İnsanlardan sadaka vermelerini ister, onları sadaka vermeye teşvik ederdi. Sadakalar toplanınca, gelen yardımların çok azını fakirlere dağıtırdı. Kalanını kendine ayırır ve onları gizli bir yerde saklardı. O güne kadar tam yedi küp altın ve gümüş biriktirmişti. Onun yaptıklarını görünce kızıyor, ona karşı büyük bir kin besliyordum.

Böylece aradan yıllar geçti. Bir gün başpiskopos öldü. İnsanlar onun ölümüne çok üzüldüler. Hemen toplanıp, cenaze merasimi için hazırlanmaya başladılar. İnsanların aldatılmalarına tahammül edemedim. Onlara: "Başpiskopos, sizin tanıdığınız gibi biri değildi. O kötü bir insandı. Size sadaka vermenizi söyler. Bunun için sizi teşvik eder, ancak gelen sadakalardan çok azını dağıtırdı." dedim.

Sözlerime inanmak istemediler. Büyük bir tepki göstererek: "Bu iddianı ispatlayacak delilin var mı?" diye sordular. Ben: "Evet, size sakladığı hazinesinin yerini gösterebilirim." Dedim ve onlara hazinenin bulunduğu yere götürüp, sakladıkları altınları gösterdim. Altın ve gümüş dolu yedi küpü bulunca, çok kızdılar: "Onu asla gömmeyiz" dediler. Önce astılar. Sonra da taşladılar. (3)

Bir süre sonra kiliseye yeni bir başpiskopos geldi. Müslümanlar dışında, ben ondan daha faziletli, dünyaya değer vermeyerek ahirete önem veren, ibadete düşkün birini görmedim. Gece gündüz sürekli ibadet ederdi. Onu çok sevdim. Daha önce onun kadar çok sevdiğim biri olmamıştı. Uzun bir süre ona hizmet ettim. Ondan ilim ve feyiz aldım.

Vefat edeceğini anladığım zaman, yanına giderek: "Seni, şimdiye kadar hiç kimseyi sevmediğim kadar, çok sevdim. Seninle kaldığım süre içinde senden çok istifade ettim. Şimdi ise Rahman’a kavuşma vakti geldi. Bana tavsiye edeceğin biri, yapmamı istediğin şey var mı?" diye sordum. Başpiskopos: "Evladım! Senin aradığın gibi biri, bu günlerde yok gibi. Onlar dünyayı bırakıp gittiler. Yaşayanlarsa dini değiştirdiler. Pek çok emrini ihmal ettiler. Senin aradığın gibi biri, yalnızca Musul'da var. O, falan kilisede, falan kişidir. İstersen onun yanına git" dedi.

Başpiskopos ölünce, onu defnettik. Sonra ben Şam'dan ayrılarak, Musul'a gittim. Başpiskoposun söylediği kişiyi buldum…”

Selman-ı Farisi Hazretleri, bu yeni tanıştığı başpiskoposa da kendini tanıtır ve yanında kalır, hizmetini yapar, ondan istifade eder. Bir süre sonra onun da ölümü yaklaşınca, ondan kendisini başka bir Salih kişiye göndermesini ister. O da Hz. Selman’a (ra), Nusaybin’deki bir piskoposu tavsiye eder.

O piskoposu da bularak başından geçenleri anlatır ve iznini alarak yanında kalır, ondan ilim ve irfan öğrenir. Ancak fazla bir süre yaşamaz. Vefatından önce ondan başka bir kimseyi tavsiye etmesini isteyen Selman-ı Farisi Hazretleri, tarif üzerine Ammûriye’ye gider. O salih insandan da çokça istifade eder. Orada çalışır para kazanır, hatta birçok inek ve davar alır.

Allahresulü’ne koşuyor

Devamını şöyle anlatıyor: “Günler hızla akıp giderken, Ammûriye'deki salih insan da ölüm yatağına düştü. Diğerleri gibi onun yanına da gidip ondan, kendisinden sonra hizmet edebileceğim birini tavsiye etmesini istedim. Bana: "Evladım. Vallahi yeryüzünde bizim yolumuzu takip eden birinin olduğunu sanmıyorum. Öyle birini de tanımıyorum. Ancak sana başka bir şey tavsiye edeyim. Ahir zaman peygamberinin gelmesi çok yaklaştı. Gölgesi üzerimize düştü. O, İbrahim peygamberin (as) dini üzere gönderilecektir. Kendisi Arap topraklarında Harem'de ortaya çıkacak. İçinde hurma bahçeleri bulunan iki taşlık arasındaki bir yere hicret edecektir. O, kendi için sadakayı kabul etmez. Sadakadan yemez. Ama hediyeyi kabul eder. İki omuzu arasında peygamberlik mührü vardır. Eğer oralara gidebilirsen, vakit kaybetmeden hemen git" dedi.(4)

Hocasından duydukları sözler, Selmân-ı Fârisî Efendimizi çok sevindirmişti. Kalbi hızlı hızlı çarpmaya başlamış, Allah Resul'ünün sevgisi bir anda gönlünü kuşatmıştı. Ancak gideceği yer hiç tanımadığı uzak beldelerdi. Bir taraftan kalbi alev alev yanıyor, bir taraftan "Acaba oraya nasıl gidebilirim?" diye düşünüyordu. Hocası vefat edip de onu defnedince, Resul'ün çıkacağı diyarlara nasıl gidebileceğini araştırmaya koyuldu. O topraklara nasıl gittiğini, canlar canına nasıl kavuştuğunu kendisi şöyle anlatıyor:

"Hizmetine baktığım salih insan öldükten sonra, onun bahsettiği yere nasıl gidebilirim diye yol bulmaya çalıştım. Bunun için, bir süre daha Ammûriye'de kaldım. Bir gün, Arap topraklarından ticaret için Ammûriye'ye gelen bir gurup insanla tanıştım. Kelb kabilesinden olan bu adamlara: "Beni Arap topraklarına götürürseniz, şu koyun ve ineklerimin hepsini size veririm." dedim.
 

Yolda esir düşüyor

Adamlar teklifimi hemen kabul ederek: "Olur, seni istediğin yere götürürüz." dediler. Yolculuğa çıkacaklarında kervana katılıp, onlarla birlikte Vâdi'l-Kurâ'ya kadar geldim. Burada adamlar anlaşmamızı bozarak, bana ihanet ettiler. Beni köle olarak bir Yahudiye sattılar. Yahudi beni alıp evine götürdü. Neye uğradığımı şaşırmıştım. ‘Yabancı bir yerde köle olarak ne yapacağım?’ diye düşünürken, çevredeki hurma ağaçlarını gördüm.

Çok sevinmiştim. Kendi kendime: ‘Efendimin bana anlattığı yer, bura olsa gerek’ diye söylemeye başladım. Devamını getiremeden, kelimeler boğazımda düğümlendi. Tam o sırada efendimin (sahibi) amcası oğlu çıka geldi. Kureyzaoğullarından olan adam, beni ondan satın alarak, Medine'ye götürdü. Medine'ye geldiğimde gözlerime inanamıyordum. Burası, Ammûriye'deki salih insanın bana anlattığı yerin ta kendisiydi. Çok sevindim. Burada, yeni efendimin yanında kalmaya başladım.

Çevreyi tanıdıkça, konuşulanları dinliyor, Allah Resûlü (sav)'den haber almaya çalışıyordum. Ben orada bulunurken Allah Resûlü (sav) Mekke'de insanları İslam'a davet etmeye başlamıştı bile. Ben olanlardan habersiz bir şekilde, köle olarak yaşamaya devam ediyordum. Köle oluşum, ondan haber almamı engelliyordu. Hatta onun Medine'ye gelişinden bile haberim olmamıştı.

Bir gün hurma ağacının tepesinde, efendime ait işleri görürken, efendimin amcasının oğlu yanımıza geldi. Adam, hurma ağacının gölgesinde oturan efendimin yanına giderek, başına dikildi ve: "Allah, Kayleoğullarını kahretsin. Vallahi onlar şu anda Kubâ'da, Mekke'den gelen ve kendisinin peygamber olduğunu söyleyen bir adamın başına toplanmışlar. Onu dinliyorlar." dedi.

Resulullah’la karşılaşması

Adamın sözlerini duyar duymaz büyük bir heyecana kapıldım. Vücudum tir tir titriyordu. Efendimin üzerine düşmemek için ağaca sıkı sıkıya sarıldım. Titremem hafifleyince, hemen ağaçtan inerek, büyük bir heyecanla efendimin amcası oğlunun yanına gittim. Gayri ihtiyari: ‘Ne dedin? Ne dedin?’ diye sordum. Efendim bana kızarak, yüzüme şiddetli bir tokat vurdu. Sonra da: ‘Onun anlattıklarından sana ne! Haydi işinin başına git!’ diye çıkıştı.

Ben özür dileyerek: ‘Onunla ne işim olacak, yalnızca onun ne demek istediğini anlamaya çalıştım’ dedim.”(5)

Efendisinin uyarısı ile işine devam etmek zorunda kalan Selmân-ı Fârisî Efendimiz, heyecandan yerinde duramıyordu. Kendisini görmek için dünyanın diğer ucundan kalkıp geldiği, uğrunda köle olduğu Allah Resûlünü (sav), bir an önce görmek istiyordu. Ancak bu imkansızdı. Zira o halen köleydi.

"Gece gizlice, evden ayrılarak, Habîb-i Kibriya'yı ziyaret etmeye gideceğini" düşününce, biraz rahatladı. Ancak, bu anı o kadar büyük bir arzu ile bekliyordu ki, birkaç saatlik zamana bile tahammül etmekte zorlanıyordu. Yine de eşsiz bir sabırla, gecenin gelmesini beklemeye devam etti. Zaman yaklaştıkça, kalbi daha hızlı çarpmaya başladı. Nihayet, onu yakıp kavuran sevgiliye, en sevgiliye kavuşma vakti gelmişti.

Nasıl gidecekti? Nasıl biri ile karşılaşacaktı? Onun yanında nasıl hareket etmeliydi? Peygamber olup olmadığını anlamak için ne yapmalıydı? Sorular, sorular... Hiç hoşlanmasa da, onun gerçekten peygamber olup olmadığını denemeye karar verdi. Bunun için bir plan yaptı.

Gizli buluşma ve iman etmesi

Bu çarpıcı hidayet serüvenini bizzat Selmân-ı Fâris Efendimizin, dilinden dinleyelim: "Gece olunca, bir süreden beri biriktirdiğim hurma gibi yiyecekleri yanıma alarak gizlice evden ayrıldım. Kimseye görünmeden, doğruca Kubâ'ya gelen Allah Resûlü (sav)'in yanına gittim. Huzur-u saadetlerine girdim. Selamlaşmadan sonra yanımda götürdüğüm yiyecekleri onlara sunarak: "Bana gelen bilgiye göre, sen salih bir insanmışsın. Yanındaki sahâbelerin ihtiyaç sahibi, garip kişilermiş. Size bir miktar yiyecek getirdim. Gördüğüm kadarı ile sizin bu sadakaya başkasından daha çok ihtiyacınız var. Buyurun yiyin!" diyerek yiyecekleri onlara doğru uzattım.

Allah Resûlü (sav) sahâbelerine dönerek: ‘Yiyin?’ buyurdu. Kendi ise tek bir lokma dahi yemedi. İçimden: ‘Bu birincisi’ dedim.

Bir süre Allah Resûlünü (sav) dinledikten sonra, oradan ayrılarak gizlice eve geri döndüm. Aradan günler geçti, Allah Resûlü (sav) bir süre sonra Kubâ'dan ayrılarak, Medine'ye geldi. Bu arada ben, yeniden yiyecek bir şeyler biriktirmiştim. Bir yolunu bulup tekrar Allah Resulünün (sav) yanına gittim. Ona: "Size, hediye yiyecek getirdim" dedim. Allah Resûlü (sav), hediyeyi kabul buyurdu. Sahâbelerine: ‘Yiyin!’ buyurarak, ikram etti. Kendi de onlarla birlikte yedi.

Allah Resûlü (sav) getirdiğim hediyeyi yiyince, içimden: ‘Bu iki’ dedim. Aradan uzun bir süre geçtikten sonra, bir yolunu bulup yeniden Allah Resûlü'nün (sav) yanına gittim. O sırada Allah Resûlü (sav) Garkad mezarlığındaydı. Vefat eden sahâbelerden birini defin için orada bulunuyordu. Üzerinde iki parça örtü vardı. Selam verip yanına yaklaştım. Etrafında dolaşarak hocalarımın bana anlattığı, Peygamberlik Mührünü görmeye çalıştım. Allah Resûlü (sav) benim etrafında dönüp, Peygamberlik mührünü tespit etmek için dolaştığımı fark ederek, örtüsünü sırtından indirdi. Sırtına bakınca, Nübüvvet mührünü gördüm. İyice baktım. Onun Nübüvvet Mührü olduğunu kesin olarak anlayınca, üzerine kapanıp, öptüm, öptüm, öptüm… Bir taraftan öpüyor, bir taraftan hüngür hüngür ağlıyordum.

Allah Resûlü (sav): ‘Buraya gel!’ buyurdu. Hemen yanına gittim. Kelime-i Şahâdet getirerek, Müslüman oldum. Allah Resûlü (sav) bana ağlama sebebimi sordu. Başımdan geçenleri anlattım. Beni dikkatle dinleyen Allah Resûlü (sav), benden ona anlattığım hayat hikayemi, sahabelere de anlatmamı istedi. Emrini yerine getirerek, yaşadıklarımı uygun zamanlarda sahâbelere anlattım."(6)

Samimi olarak arayan mutlaka bulur

Yahudilerin Allah Resûlü'ne (sav) olan aşırı kinleri ve kıskançlıkları nedeni ile Allah Resûlü (sav)'nü görmeye rahatça gidemiyordu. Ayrıca işleri çok yoğundu. Efendisi ona göz açtırmıyor, gece gündüz sürekli çalıştırıyordu. Bütün bunlara rağmen Selmân Efendimiz, bir yolunu bulup, zaman zaman gizlice Allah Resûlü'nü (sav) yanına giderek onu görüyordu.

Köleliği onu Bedir ve Uhud savaşına katılmaktan alıkoymuştu. Ancak, Uhud savaşından sonra bir gün, yine Allah Resûlü (sav)'i ziyarete gitmişti. Allah Resûlü (sav) ona: "Efendinle kölelikten kurtulmak için anlaş ey Selmân!" diye emir buyurdu. Efendimizin emri hemen yerine getirerek, Yahudi efendisi ile kölelikten kurtulmak için anlaştı.

Onun anlaştığını haber alan Allah Resûlü (sav) sahâbelerine: ‘Kardeşinize yardım edin!’ diye emir buyurdu. Sahâbe Efendilerimiz, seferber olarak, kardeşlerinin kölelikten kurtulması için yardıma koştular. Kısa zamanda Selmân Efendimizi kölelikten kurtaracak kadar hurma toplandı. Allah Resûlü (sav) Selmân Efendimizi yanına çağırdı. Ona, kendisi için gereken hurmanın hazır olduğunu bildirerek:

‘Git efendinle konuş ey Selmân! Anlaşınca bana gel, toplananları sana vereyim’ buyurdu. Hemen gidip efendisi ile konuşup geri gelen Selmân-ı Fârisî, Allah Resûlü (sav)'in kendisine verdiği hurmalar ile hem kölelikten kurtuldu, hem de borçlarını ödedi. Hatta borçlarını dağıttıktan sonra kendisine de yeterince hurma kaldı. Samimi bir şekilde hakikati arayan herkes gibi o da aradığına ulaştı.(7)

Allah ondan razı olsun. (Amin)

Dipnotlar:

1- İbn Abdülberr, el-İti'âb, 2/634.
2- İbnü'l-Esir, Üsdü'l-Gâbe, 2149, Sahâbe.
3- İbn Sa'd, Tabakât, 75-80.
4- Zehebî, Siyerü A'lâmü'n-Nübelâ', 2315, Şahıs.
5- İbn Manzûr, Muhtasar Târîhi Dımeşk, 10/28.
6- Beyhakî, Delâilü'n-Nübüvve, 2/82.
7- İbn Hişam, es-Sîre, 1-2/214-222.




ABDULLAH KARA - DR. ELİF HİLAL KARA
 Geri Dön
Bu yazı şimdiye kadar 2091 defa okundu
 
 Yorumlar (1)

26 Aralık 2007 tarihinde FEHMİ DEĞİRMEN tarafından yapılan yorum;

ALLAHU TEALA BİZLERE VE BÜTÜN MÜSLÜMANLARA DA SALMANI FARİS(RA) GİBİ İMAN ETMEMİZİ, MÜSLÜMAN OLARAK ÖLMEYİ VE CENNETTE ONA KOMŞU OLMAYI NASİB ETSİN. GÖRÜLÜYOR Kİ ALLAHU TEALAYI VE DOĞRU YOLU ARAYANA YARDIM VE HİDAYET VERİLİYOR. BU GÜZEL OLAYIN BAŞTA BANA VE TÜM MÜSLÜMANLARA ÖRNEK OLMASI DİLEĞİYLE HAYIRDA VE TAKVADA YARIŞMAYI, TÜM DÜNYA MÜSLÜMANLARININ BİRLİĞİNİ DİLİYORUM.

 

www.gulistandergisi.com
Ana Sayfa
Künyemiz
Abonelik
Mail Listesi
Bize Ulaşın
Arşiv
Ziyaretçi Defteri
SON EKLENENLER

www.gulistandergisi.com